www.cemalnar.com

Hadisi Şerif : "Siz şu ayı güçlük çekmeden gördüğünüz gibi, Rabbinizi de açıkça göreceksiniz. Güneş doğmadan ve batmadan önceki namazları kaçırmamak elinizden geliyorsa, kesinlikle kaçırmayıp kılınız."
 
Yaşar Alpaslan V PDF Yazdır e-Posta




Image Üniversite deyince Yaşar Alpaslan Hoca’nın hizmetleri başka bir biçim almaya başlar.

İmam Hatip Lisesinden ayrılarak sanat Mektebine giden hocamız oradan emekli olur. Afşin’de başlayan eğitim macerası orada son bulur. Yorgundur biraz. Çünkü engelli bir oğluyla imtihandadır ve o imtihandan da yüz akıyla çıkar.

O yıllarda Kahramanmaraş’a bir üniversite açılması karara bağlanmıştır ve kurucu rektör olarak da Yusuf Vanlı diye biri atanmıştır. Dindar bir adam olarak bilindi ve sevildi. Görevini de yerine getirdi gitti.

Ama maalesef onda da, o seviyeye çıkmış olmasına rağmen çoklarında olan bir hastalık vardı; ırkçılık. Irkçılık deyince daha çok kavme, ırka, aşirete dayalı olan akla geliyor. Oysa mezhep, meşrep, cemaat, parti, kulüp, dernek, vakıf gibi aynı görüşe bağlı insan guruplarının sergilediği ırkçılık daha büyük ve zararlı hale gelmiştir yaşadığımız yıllarda. Maalesef bundan kendini kurtaran bir gurup da sanki yok gibidir.

Allah Teala işleri ehline vermemizi emreder. Irkçılık ise kendi yandaşlarına. Onların ilahî emre ters düşen mantığı şudur:  “Bizden olsun da çamurdan olsun.” Bunun bahanesi de hazırdır: “Birlik, beraberlik, dayanışma ancak böyle sağlanır”



Bu Yusuf Bey de “Nurcu” bilindi. Gerçekten de elinden geldiği kadar oraya o cemaatten adamlar aldı. Ama bu arada Yaşar Alpaslan Hoca gibi nice ehiller dururken, ne bilgisi, ne dili, ne de akademik birikimi olmayan bir sürü insan oraya alındı. Böylece şehrimize “iyilik” adı altında büyük kötülükler yapıldı.

Kimse yanlış anlamasın, biz Bedîuzzaman Said Nursî’yi  (k.s.) çok sever ve takdir ederiz. Onun yanında ve onunla mücadele edenleri ve “nurcu” olsun olmasın onları izleyenleri de çok sever ve hizmetlerini takdir ederiz. Ama birileri Allah Teala’nın emrini nefsinin emrinin arkasına atıp bir yanlış yapmışsa, “iyi niyetli” de olsa o yanlışı benimseyemez, “sevdiğimiz yapmıştır” diye hoş göremeyiz.

Aynı yanlış İlahiyât Fakültesi açılırken de tekrar edildi. Bu sefer aynı türden bir ırkçılığı “milliyetçilik” adına, sanırım adı Hüseyin Turan olan bir ilahiyatçı yaptı. Demek dini bilmek başka, çiğnemek başkaymış…

Kahramanmaraş’a İlahiyât Fakültesi açma kararı verilince İmam Hatipliler olarak en çok bizler  sevindik. Çünkü bu fakülte bizimdi. Kendi okulumuzun devamıydı yani. Öğrencilerimizin ilahiyat tahsili için başka şehirlere gurbete gitmesine artık gerek kalmayacaktı. Şehrimize maddi kazancının yanında birçok manevi kazançlar da sağlayacaktı. En azından birçok ilahiyat Profesörü, doçenti, doktoru gelecek, ders dışında va’zları, seminerleri, konferansları, özel dersleri, tezleri, makaleleri, kitapları ile şehrin ilim hayatına katkıları olacaktı. Bizler de bunlarla tanışacak, sohbet edecek, istifade edecektik. Ne kadar güzel olacaktı…

Biz bu duygularla bir çok arkadaş sevinçle koşarak “hoş geldin” ziyaretlerine gittik dekan beyin.  

Aaa! O da ne!

Dekan bey buz gibi soğuk…

Bir gün bir toplantı için okulumuza geldi. Etrafını sardık yine güzel bahçemizde, çay ikram ettik. Elimizden geldiği kadar hizmetinde olduğumuzu, bize bir iş düşerse seve seve yardım edeceğimizi söyledik.

Teşekkür etti ama yine yüzü bir türlü gülmedi.

Sonradan öğrendik ki biz Allah için ne kadar iltifat etsek o, “kapağı fakülteye atmak için bizim kendisine yağcılık yaptığımızı” anlarmış. Bunu da birisine şöyle ifade etmiş: “Bıraksan bütün İmam Hatip Liseliler buraya dolacak. Ben onlardan bir tane bile almayacak, buraya ilim adamı toplayacağım.”

Yazık… Çok yazık!

Bir insan nasıl bu kadar dar görüşlü, bu kadar kaba, bu kadar bencil ve kibirli olabilir?

İlahiyata ilim adamlarının gelmesini kim istemez yahu?

Ha, bu arada başta İmam Hatipliler olmak üzere bu şehirden orada hocalık yapmak isteyenler de çıkabilir. Bundan daha normal ne olabilir?

Açarsın sınavını, beğenirsen alırsın, beğenmezsen almazsın, o kadar.

Herkes gibi bu şehrin hocalarının da isteme ve başvurma hakkı vardır herhalde…

Bilmiyorum ama kast ettiğinin birisi de ben olabilirim. Ben veya arkadaşlarım. Ne var bunda? Ayıp mı orada çalışmak istemek?

Ben kendime güveniyorum mesela. Çünkü öyle bir okuldan mezun oldum. Oralarda hocalık yapanları da tanıyorum. Öyle bir okulda bir değil, birkaç branşta evvel Allah ders verebilirim. Övünmek için değil, tahdis-i nimet ve bir kibirliye karşı ibret için söylüyorum. Ben o misilli okullarda mesela fıkıh, hadis, ahlak, tasavvuf, siyer derslerini rahatlıkla verebilirim. Belli bir branşım olsa onda derinleşme imkanlarına da sahibim.

Benim gibi kaç arkadaşım var bu şehirde bu durumda. Mesela Yaşar Alpaslan Hocam fevkalade akaid, kelam, dinler tarihi, İslam tarihi gibi  derslerde başarılı olur. Ramazan Pak Hocam Fıkıh ve Fıkıh Usulü, Tarihinde başarılı olur. Daha başkaları da var, burada isimlerini tek tek saymayalım şimdi…

Kırıldık tabii!

Aldılar sonra kimi aldılarsa. Ama biz “hoş geldiniz” ziyaretlerine cesaret edemedik. Belki çok güzel insanlardır ama, onlara da gitsek şimdi, onlar da “niye geliyorlar acaba?” diye bir sürü yorum mu yapacaklar diye gitmiyoruz.

Çok sonra dekan olarak Kemal Atik Bey gelince, daha önceden tanıdığımız için geç de olsa “Hoş geldin”e gittik. Sağ olsun kendisi güler yüz ve tatlı dille karşıladı bizi. Hatta utandırdı “buralar sizin, her zaman gelmelisiniz” diye.

Evet oralar bizim, bunda şüphe yok. Fakat kendimizi oralarda biraz yabancı hisseder gibi oluyoruz. Bazen esen buz gibi resmiyetin yanına, bir de talebemiz yaşındaki bazı öğretim üyelerinin bizi talebe yerine koyar tavır ve konuşmaları olmasa…

Çok mu alınganız?

Evet.

Haklı mıyız?

Yaşadıklarımızdan sonra galiba…

Şimdi ilahiyat ile halkın bağları kopuk maalesef. Belki de bilerek yapılıyor ama, bize göre hiç hoş değil bu durum.
Eğer bu şehrin hak eden insanları oralarda olsaydı, bu ilişki daha canlı, daha sıcak ve samimi olabilirdi. Fakülte de açılışının üstünden bunca yıl geçmiş olmasına rağmen  hala üç dört yere taşınmaktan çoktan kurtulur, kendi güzel binasına kavuşurdu…

Fakat Yaşar Alpaslan Hoca bizim gibi düşünse bile bizim gibi davranmadı. İlişki kurdu Üniversite ile ve kendisini kabul ettirdi. Buna biraz da bir devlet memuru için imkansız gibi bir şey olan muhteşem kütüphanesinin katkısı oldu. İçinde Türkçe, Arapça, Farsça, Osmanlıca  matbu veya el yazması nadide eserlerin bulunduğu kütüphanesini, onlara çok muhtaç olan üniversite elemanlarına esirgemeden açtı.  Çoğu kitapseverlerin “sevgilimdir, ele nasıl veririm?” diyerek ve gözünden esirgeyerek emanete kitap veremediği nahoş vaziyeti aştı. Yer yer fotokopisini çıkardı verdi, emanet verdi, aylarca verdi, hatta evinde doktora çalışması yapanlara bilgi ve kaynak husunda yardım etti, yol gösterdi. Böylece onlarla arasında sevgi ve saygıya dayanan bir ilişki oluşturdu.

Zaman zaman evine gittiğimizde bu amaçla gelen üniversitelilere bizler de tanık olmuşuzdur.

(Devam Edecek)

 

Kullanıcı Girişi



Kitaplar

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün133
mod_vvisit_counterDün264
mod_vvisit_counterBu Hafta1676
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2432
mod_vvisit_counterBu Ay10255
mod_vvisit_counterGeçen Ay9299
mod_vvisit_counterToplam98103

Online (20 dakika önce): 9
Sizin IP'niz: 38.107.191.108
,
Bugün: Tem 30, 2010

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color