Yaşar Alpaslan Hoca da zaman içinde her insan gibi bir kısım hatalar yapmıştır elbette. Biz bu tür yazılarımızda genellikle hataları dile getirmeyiz. Olur ya gün gelir de bizim bu yazılarımızdan bir bilgi almak isteyen olursa bunu özellikle söyleyelim ki bunu bir kusur sanmasın. Kendisi bilimsel metotları kullanarak işine geleni bulup alsın.
Çünkü biz yaşadığımız müddetçe gönül yapalım kaygısıyla çabalıyor, birlik ve beraberlik için çırpınıyor, safları sıklaştıralım istiyor, kötülüklerle müşterek mücadeleye önem veriyoruz. Geçmiş hatalardan bahsederek kimseyi kırmak, üzmek, incitmek, utandırmak istemiyoruz. Kendimiz için bunu nasıl istiyorsak, başkaları için de istemek zorundayız. Kaldı ki İslam açısından tövbe edilmiş günahları anlatmak ayıptır, zararlıdır, vebaldir. Böyle şeylerin faydası yok, zararı çoktur. Ne gerek var.
“Tahallakû bi’ahlakillah” usülünce “settaru’l uyup” olan Allah Teala’nın ahlakı ile ahlaklanarak hataları, kusurları örtmeliyiz ki, Allah Teala da bizimkileri örtsün. Kendimiz için istediğimizi, kardeşlerimiz için de istemek mecburiyetindeyiz bir Müslüman olarak.
Bu hataları örtmeye kulun bizzat kendisi de dahildir. En ahmak ve zavallı kişi odur ki, kimse görmeden gizlice yaptıklarını bizzat kendisi aleniyete döker ve ballandıra ballandıra anlatır. Oysa gizli yapmasına sebep, hayâ idi. Asıl haya Allah Teala’dan olması gerekirken, insanlardan haya bile Allah Teala katında bir değer ifade ederek o günahın yevm-i kıyamette dahi örtülmesine sebep olacağı nimetini, insan kendi eliyle katlederse, bu kişiye “ahmak ve zavallı” demek acaba gerekmez mi?
Ancak bazı acı hatıraların zaman içinde acısı gider de başkalarına bir örnek olarak anlatılması yerinde olup fayda getirirse, bir nükte kabilinden bunları anlatmak, hem dersler ve ibretler, hem de tatlı tatlı güldürerek söze ve sohbete bir tür neşeler verebilir. İşte bu minvalden bazı hatıraları anlatmak, Allah-u A’lem belki bir yad-ı cemil sayılabilir.
İşte buna kibar birer örnek olsun diye yukarıda “Yaşar Hoca farkına vardığı hatalarını kabul edecek ve özür dileyecek kadar da insaflı idi.” sözümüzü teyit eden bir iki misal getirelim.
Yaşar Hocamla Elbistan gezisindeyiz. Orada benim Arif Tapan adında emekli imam bir hac yoldaşım vardı. Bu hocamız Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin cemaatindendı. Hac mevsimi boyunca çok gayretli, görevine bağlı, yardımsever bir insan olarak tanıdım kendisini ve sevdim. Bizi evinde misafir eden ve gezdiren sevgili kardeşimiz Mustafa Köseoğlu’na durumu haber verince, “bize komşudur” diyerek hemen aldı bizi evine götürdü.
Bizi bağrına basan muhterem hocam, tanışma esnasında Yaşar Alpaslan Hocamın adını duyunca: - Bu ismi bir yerden hatırlıyorum, dedi. Yaşar Alpaslan Hoca gülerek: - Zamanında sizin cemaatla az kavga etmedim, oradan hatırlarsın, dedi. Gülüştük.
Dediği şaka değildi. Zamanında “Süleymancı” “İmam hataplı” kavgası ne kadar gereksizse, o kadar da yaman ve uzun sürmüştü çok yerde olduğu gibi Maraş'ta da . Gerek Afşin'de ve gerekse Maraş’ta bu kavganın bir yanında yer alanların başında Yaşar Hocam gelmiş.
Sonra bu kavganın yersizliğini anlamış ve vazgeçmiş. İmam Hatip Lisesinden onlara en yakın isim oydu sonraları. Hâlâ gider gelir, iyi bir diyalog içindedir. Hatta bu işlerde öteden beri itidal üzere olmayı lütfettiği için Rabbime şükreden bu abd-i acize bir gün şöyle demişti vezirce bir üslupla:
- İmam Hatip Lisesinde iken bu mücadeleleri verir, özellikle de “rabıta”ya şirktir, küfürdür derdik. Sonra bir gün kendi kendime dedim ki: “Ulan d…! Osmanlıda bu kadar Şeyhu’l İslam gelip geçmiş, hiç biri de rabıtaya şirk dememiş, sana ne oluyor?”
Epey gülmüştüm bu insaf ifadelerine…
Yine onun insafına şahit olduğum bir olay da şudur: İmam Hatip Lisesi yıllarında bir ara oraya müdür olarak atanan İsmail Abken Hocamla takışmışlar. Güya o, boşalan okul müdürlüğüne rahmetli Necmeddin Gevri için anlaşmış olmasına rağmen o gün iktidarda olan siyasi partiye yakınlığı sebebiyle kendisini atatmış. “Bu olmaz. Bu okula ve arkadaşlığa ihanettir.” Diyordu.
İsmail Abken Hocam, davası için cidden çalışan, gayret eden, gerekirse bu uğurda bedeller ödemeye razı olan ve de ödeyen, davası adına kurulu düzenini kaç kere bozarak diyar-ı gurbete sürgün giden, benim de çok sevdiğim bir hocam olmaktan öte, aynı zamanda muhterem bir akrabamdır da. Bu olayları onun ağzından da kaç kere dinlemişimdir. Aslında olay, hiç de Yaşar beyin anlattığı gibi değildir.
Bir gün bu konu açılınca ona İsmail Abken Hocamdan duyduklarımı anlattım. Şaşırdı kaldı. Yaşar Alpaslan Hocam da iyi niyetli her Müslüman gibi güvendiği insanların yalan söylemeyeceğine, bilerek kimseyi aldatmayacağına inanmış ve bazen haberleri araştırmaya gerek görmemiş.
Yaşar Alpaslan Hocam şaşırmakla yetinmedi ve bana: - Sen herhalde İsmail Abken Hocanın evini bilirsin? Dedi. - Evet, bilirim. - Yahu sana zahmet kalk beni ona götür. Ben ondan özür dileyeceğim.
Çok sevinmiştim. İnsan böyle insaflı olmalıydı. Gittik ve Hocanın kapısını çaldık. İsmail Abken Hocam bizi görünce gayet şen ve gülen bir sesle:
- Ooo! Hocalarım, hoş geldiniz. Buyurun, içeriye buyurun, dedi. Yaşar Bey Hocam: -Hocam, sağolasın. İstersen oturma yerine şöyle biraz adımlayalım, dedi. - Nasıl isterseniz. Hemen geliyorum.
Beraberce yol boyu sohbet ederek Orman Dairesine doğru yürüdük. O zamanlar Nahırönü’nde otururdu İsmail hocam. Söze Yaşar Bey girdi. Özür diledi. Olayı baştan sona bir daha dinledi. Onun Yol ortasında “Hakkını helal et” diye kucaklaması, öbürünün de asla sitem etmeden “Estağfirullah, varsa helal-i hoş olsun” diyerek tevazu göstermesi beni bir hayli duygulandırmıştı…
(Devam edecek)
|