| Yaşar Alpaslan Hoca VII. |
|
|
|
|
Dediğim gibi iki katlı evinin üst katı tamamen kütüphanedir ve aşağı katta oturduğu hane halkından bağımsızdır. Bir oturmaya mahsus salonu var. Onun da dört bir duvarı baştan aşağı kitap dolu. Bir mutfak, bir de banyo ve tuvalet. Bir odası da sıra sıra dizilmiş raflarda kitap dolu kütüphane.
Orada oturur ve okur. Vakti gelince Divanlı Camiinde cemaatla namazını kılar. Müezzinliğini yapar. Caminin ve Kur’an Kursu’nun ihtiyacı varsa ilgilenir, yoksa sevgililerinin, yani kitaplarının yanına döner. Cahiz’in hanımı, “Bu kitaplar yerine üç kumaya razıyım” dermiş. Yengemiz de kendisinden duyduklarımızdan anladığımız kadarıyla bir ahiretlik hatundur. Cahız’ın hanımı gibi demez, kıskanmazmış kitapları… Yaşar Alpaslan Hocam çok okur amma “hiç yok” denecek kadar az yazar. Bence en büyük vebali budur. Çok değişik türlerden kitaplar okur. Mesela ben hayret ederim, neden bu kadar kelam okur? Veya neden bu kadar sosyoloji, bu kadar siyaset okur? Sohbet ettiğinizde görürsünüz ki branşı sanki din değil, tarihtir. Batıyı da okur. Yelpazesi geniştir maşallah. Beyni bilgiyle fıkır fıkır doludur. Ama maalesef o beyin, Allah Teala gecinden ve hayırlısından versin, arkasında kendisini ifade eden ciddi bir eser bırakmadan, ecel gelince toprak olup gidecektir. Bir varmış, bir yokmuş gibi… Ben buna isyan ediyorum, ama nafile. Durmadan okuyan, içi dışı ilim, fikir ve felsefeyle dolan bir insan, aynı zamanda yazmazsa, ne olur? Ya konuşur boşalır, ya da susar, çatlar ölür. Yaşar Hocamın olduğu yerde “acaba ne konuşalım” diye bir kaygı olmaz. Bir konu kendiliğinden açılır ve dalga dalga yayılır. Eğer ilimden, fikirden anlayan bir meclis ise, tabak tabak gelen baklava börekleri yer yer de usanmaz. Ama değilse, “of ya, başım çatladı” der, yoğun fikrî bombardımana dayanamaz. “Biraz da gevezelik yapalım” ister ama, pek de başaramaz. Yaşar Alpaslan Hoca kimsenin sözünü kesmez ama, eğer meclis ilim meclisi ise kolay kolay kimseye söz bırakmaz. Öylesi mecliste en az herkes kadar o konuşur. Ama asla boş değil, dolu dolu ilim ve hikmet konuşur. Zaman zaman içinden “biraz da biz konuşalım” diyenler, haliyle bundan pek memnun kalmazlar. Bir de Yaşar Hocamın, başkasının anlattıklarına “yok, öyle değil, bak şöyle” diye lafa başlamasına kızanlar olur. Bu, kendi bilgilerini hiçe saymak, başkalarının bilgilerine değer vermemek gibi anlaşılır zaman zaman. Hatta bunu kendi aralarında konuşurlarken kibire, enaniyete yoranlar da olur. Tabi o da bunun az çok farkındadır, yanlış anlaşıldığına üzülür bazen. Aslında söze “hayır” diye başlamak iletişim açısından da hoş karşılanmaz. İnsan bir fikri savunurken karşısındakine önce “evet” dedirtecek müşterek kabullenilmiş cümleler kurmalı denir. İkna açısından bunun önemli olduğunu iletişim alanında uzman olan hatipler kadar, pazarlamacılar da bilir. Evet, bir gün onun evinde oturuyoruz. Birden damdan düşer gibi pat diye bana bir soru sordu: - Ben kibirli miyim? Şaşırdım tabi. Onu kırmak, incitmek istemem. Ama doğru bildiğimi söylemek de dostluk gereği. fakat çok nazik bir yerde maksadı güzelce ifade edebilmek de öyle kolay bir şey değil. Dedim ki: Simasının dilinden bunu kabullenmediğini anladım. Gerçekten kibirli değildir ve kibiri sevmez. Kibirliye tahammülü de yoktur. Dediğim gibi, kişileri kırmak istemez, kimsenin kolay kolay sözünü kesmez. İnsanlara değer verir, beğenmediği huylarına tahammül eder. Hayat tecrübesi ona “armudun sapı, üzümün çöpü var” deme lüksümüzün olmadığını öğretmiştir. Evet, lider tiplidir, ama uyumludur. Ona göre insanın kibirlenmeye hakkı da yoktur. Çünkü bütün kabiliyetleri kendinden değil, Allah vergisidir. Allah verdiğini alsa, insana kibirlenecek ne kalır? Sonra bir insana kibirli demek de o kadar kolay değildir. Adama “kalbini yarıp da baktın mı?” derler. Buna “efendim, görüntü ve üslup onu ifade ediyor” sözü de gerçekten tatmin edici değildir. O görüntü ve üslubun kaynağı da herhalde çok okuyor olmasıdır. Çünkü hemen her alanda ve her konuda dolu doludur ve bunları çok rahat anlatır. Bu anlatımla beraber yanlış bildiklerini ikazda çok açık olması, karşıdakilere böyle bir duygu verebilir. Ben de yaşadım bu duyguları, üstünde düşündüm ve tahlil etmeye çalıştım, sonunda bu kanata vardım. Mesela çok yakın bir zamanda şöyle bir olay yaşadık. Şu bahsettiğim Elbistan seferindeyiz. Harika bir gezi idi. Arabada sadece iki kişiyiz; ben ve o. Doya doya ve gönlümüzce sohbet ediyoruz uzun yol boyu. Her mevzuya neşeyle girip çıkıyoruz. Söz Beni İsrail ve Mısır’daki tapılan öküzlere geldi bir ara. Ben kendisini desteklemek için: - Apis Öküzü gibi, dedim. Ben sustum. Yunanda Apis Öküzü var mıdır bilmiyorum ama, çok iyi biliyorum ki Mısır’da vardır. Gelince hemen internete girdim ve arama motorlarına “Apis Öküzü” diye yazdım. Bizim öküz Mısır’da çıktı. Demek Hocamda da, çok okuyanlarda bazen görüldüğü gibi, bazı malumatların iç içe giriyor veya yer değiştiriyor olması, çok önceleri okunduğu için unutuluyor ya da karıştırılıyor olması durumları olabiliyordu. Bunlar, insana mahsus durumlardır. Eskiler boşuna dememişler “hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür” diye. Şimdi, eğer Yaşar Alpaslan Hocam bu “hayır”ı bilerek söylüyorsa, veya önce unuttu ama sonradan hatırladı da hatayı bilerek devam ettiriyorsa, kibirlidir. Çünkü kibir “hakkı kabul etmemektir.” Yok eğer gerçekten öyle zannederek bilgisini savunuyorsa, elbette kibirli değildir. O zaman orada bir hata söz konusudur. Bu da insana mahsus bir durumdur. Peki, hangisi? Elbette ikincisi! Bir sorun varsa kibirlilik değil, belki olsa olsa bir üslup sorunudur. Hocam beni bağışlasın ama böyle hallerde “Belki yanılıyorum ama, ben böyle biliyorum” veya “Ben de yanılabilirim ama, bendeki bilgi böyle” dese, bu gibi yanlış anlaşılmalar yaşanmaz. Peki Hocamız bunu neden yapmaz? Onu tanıyanlar, resmiyetten ve merasimden hoşlanmadığını bilirler. Yabancı birisine karşı, gereken merasimde kusur etmez ama bunu dost ve arkadaş bildiklerine yapmaz. Bu da yaygın bir tutumdur. Eskiler böyle haller için “Beynel ahbab, taskutul âdâb” demişler. Yani “dostlar arasında âdâb (merasim) aranmaz” demektir. İşte bazıları bu tür meselelere dikkat etmediğinden ve kendince de haklı olduğundan dolayı, ona böyle bir isnatta bulunabilirler. Yine bir gün “Alevilik” üstüne konuşuyoruz. Bu konuda kendisi cidden fevkalade bilgilidir ve ilgili kaynaklara da vakıftır. Onların çoğu kütüphanesinde de vardır. Neyse, bu konuda ben bir şey söyledim. O yine: Evet, ben de gördüm birçok kitabını kütüphanesinde. Dediğine göre elbette okumuştur da. Bu konuda benden çok çok fazla bilgilidir. Hiç tartışma götürmez bu. Ama, herhalde ben de okuduğumu anlayan bir insanımdır. Bu söze karşı elbette içimde, “Be birader, herhalde ben de hiç olmazsa ana dilimde okuduğumu anlar bir insanım” diye bir burukluk olmuştur. Sustum hoşnutsuzluğumu içime attım. Yarım saat sonra da hazmettim gitti. Şimdi tatlı bir hatıra oldu işte… Çünkü Yaşar Hocam bunu derken asla beni incitmek, cahilliğimi yüzüme vurmak, mahcup etmek gibi bir düşünceyle yapmamıştır. Belki aklının köşesinden bile geçmemiştir. Bundan kesinlikle emin olduğum için ona “kibirlidir” diyemem. O, benim bu duygularımdan bile habersizdir. Bunları okuduğu zaman ne tepki vereceğini de tam olarak kestiremiyorum. Aklıma gelen ihtimaller şunlar: “Yok ya, daha neler?” Yaşar Hocam yazmalı. Bu zamana kadar yazmadıysa elbette bunun sebepleri vardır. Bunların başında da maalesef hareket adamlarının yapacağı işler de bir zamanlar kaht-ı rical yüzünden ilim ve fikir adamlarının üstünde kalmıştı. Onlar da ister istemez kendi alanlarını bırakarak, açık kapamak için başka alanlarda zaman harcamışlar, asıl kendisinden beklenmesi gerekene vakit bulamamışlardı. Mesela okul yaptırılacak, onlar koşar. Yurt, dernek, vakıf, cami yaptırılacak onlar koşar. Öğrencilere bakılacak, onlar koşar. Bu koşuşturmalarda zaman su gibi akar ve biz ilim ve fikir adamlarından kendi alanlarında beklentilerimizi layıkıyla bulamayız. Diyelim ki yazdı. Onun eserini kim basacaktı? Kim dağıtacaktı? İhtiyaç sahiplerine kim ulaştıracaktı? İşin maddi boyutunu kim üslenecekti? Yazmak ne kadar cihatsa, bundan sonrası da bir o kadar cihattır. Bu dertler hala da devam etmektedir. Başımda olduğundan az çok biliyorum… Nasıl olur bilmem ama, ona birileri bir görev vermeli, bir ortam oluşturmalı ve yazmasını sağlamalı. Yazmaya başladığı anda, boşalacağı yepyeni ve kalıcı bir alan bulacaktır kendine. Evet, söz uçar, yazı kalır. Bir zamanlar bir akrabası şehrimizde bir gazete çıkarıyordu ve kendisinin orada bir köşesi vardı. Epey bir yazdı. Sonra şiirler yazdı. Bunlar daha çok münacat ve nat-ı şeriflerdir. Yine manzum olarak “Ashab-ı Kehf”i yazdı. Maraş’ın tarhanasını, dondurmasını, bazı örflerini adetlerini yazdı yine manzum olarak ama bunlar birer çerezdi ona göre. Bunlar Yaşar Alpaslan Hoca’yı tam olarak ifade etmezdi. Yaşar Alpaslan Hoca Türkiye’ye gerekli. Bunun için ısrarla yazmalı diyoruz. (Devam edecek)
|






![]() | Bugün | 146 |
![]() | Dün | 264 |
![]() | Bu Hafta | 1689 |
![]() | Geçen Hafta | 2432 |
![]() | Bu Ay | 10268 |
![]() | Geçen Ay | 9299 |
![]() | Toplam | 98116 |





