www.cemalnar.com

Hadisi Şerif : "Şüphesiz ki benim ümmetim, kıyamet gününde, abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağırılacaktır. Yüzünün nûrunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın"
 
Ahmet Çelik III. Gençlik Yılları. PDF Yazdır e-Posta

ImageAhmet Çelik hocamın “Hafız hoca” diye ana tarafından bir dedesi vardır. Kimde nasıl okumuş bilmem ama, benim onda öğrendiğim “süphaneke”de on yanlışım çıktıydı herhalde. Okuması biraz zayıftı.

Ama bu saf, fakat o nispette gayretli merhum yıllarca köyümüzde imamlık, müezzinlik yapmış, çocuk okutmuştu. Babamgil de namazlığını ondan öğrenmişlerdi. Tabi köyümüzde başka hoca yoktu. Belki de Kur’an okumasını bilen bile yoktu. Yıllarca o rahmetli köye hocalık yapmış. Kendine düşeni, yapabildiği kadarıyla yapmış.

Hâşâ onu küçümsemiyorum. Bilakis takdir ediyorum. Hocalıkta zayıflığı kendi kusuru değildir herhalde. Bir bozgun devrine denk gelmiş ve ancak o kadar öğrenebilmiştir. Öğrendiklerini de bir ömür köyüne vermek için çırpınıp didinmiştir. Köye fahrî hocalık yapmış, köylü ne verirse ücret olarak onu almış, kimseyle pazarlık yapmamış, her davete severek gitmiş, Kur’an okumuş, dua etmiş, cenazeleri yıkamış, namazını kıldırıp defnettirmiş.

Ona ben de bir iki hafta okumaya gittim. Koca bir değneği vardı ve gevezelik yapana vurmak için kaldırdı mı, o istikametteki bütün çocuklar, bomba atılan şehrin sığınaklara koşup sindiği gibi yerlere yatar, değneğin üstlerinden kendilerine değmeden gevezelere ulaşmasını korku ve heyecanla beklerlerdi ama çoğu zaman da çabalar boşa giderdi.

Bir gün bir haber geldi ve aniden kaçıştık. Okuduğumuz odada kimse kalmadı. Herkes Kelgaş’a bakıp duruyordu. Ben de bakınca askeriye cip ve cemselerini gördüm. Yatırdık eve doğru tabi. Sanırım 60 ihtilalinin sıkıntılarıydı bunlar. Daha evvel çok duymuştuk “cenderme”nin köye geldiğini, Kur’an’ları toplayıp yaktığını, hocaları tehdit edip cezalandırdığını. İşte bu da onların ihtilal rüzgârlarıyla bize gelen bir uzantısıydı. Ama biz çok şükür görmedik o eziyetleri.

Ahmet Çelik hocamı tanıdığımdan beri dindar bilirim. Bu ailesinden gelen bir özellikti. Babası “Recep Mustafa” amcamız, köyümüzde bakkallık yapardı. Sonraları Maraş’a göçtü, Dumlupınar mahallesinin “gözlüklü” bakkal amcası oldu. Temiz, sakin, dindar bir insandır. Yumuşak konuşur. Öfkeli halini sanki hiç görmedim. Haccına gitmiş, dünyalık işini bitirmiş, şimdi huzurlu bir hayat yaşamaktadır.

Annesi de öylesine iyi kalpli, misafirperver, her vardığımızda evinde bizi sıcak karşılar ve ikramlara boğar dindar bir hatundur. Allah Teâlâ her ikisine de dünyada ve ahrette iyilikler ve güzellikler bahşetsin.

Amcası ve kayınbabası, en yakın arkadaşı Fahri Hocamızın da babası “Recep Ökkeş” de öyle bir insandı. O, yaşı gereği mi bilmem, biraz daha vakur ve ağırdı. Kardeşi Hasan Hüseyin abi ve oğullarıyla beraber bıçakçılık yaparlardı. Bıçakları “marka” olmuştu ve her yerde tutulurdu.

Onların bıçakçı dükkânı, gençliğimizde bizim buluşma yerimiz gibiydi. Hem camiye yakındı, hem de bize ilgi gösterdiklerinden rahat rahat orada oturur ve saatlerce sohbet ederdik. Ökkeş amca bıçakçılığı bırakınca dükkânda sanki oğlu İsmail abi patrondu. İşte orada yaz günleri çok sohbetlerimiz olmuştur.

Ahmet Çelik Hocam ilkokuldan sonra 1966 yılının şubat başında Dereboğazı köyündeki Süleyman Hilmi Efendinin Kur’an Kurslarına başladı. 1968 Temmuzuna kadar orada okudu. Ben, babamın memuriyeti münasebetiyle ilkokula köyümde başladım, Maraş’ta, köyümüzde, Kılavuzlu’da okudum, son sınıfı da yine Maraş’ta bitirdim. Dolayısıyla çocukluğumuzda beraber okuyamadık. İmam Hatip okuluna yatılıya müracaat etmiştim, kazanınca Diyarbakır’a gönderdiler. O ise 1968 de Maraş’ta başladı İmam hatibe.

O zamanlar İmam Hatip ile Süleymancı kardeşler tam bir “düşman kardeşler” idi. Hamdolsun bugün yok olan bu çetin kavganın bizim köylerde belki de ilk tanıkları Ahmet Çelik, Fahri Çelik, Ahmet Vişne, Rahmetli Bekir Mercimek gibi arkadaşlarımız idi. Kurstan ayrılacaklarını bilen hocaları bunlara önce nasihat etmişler, sonra tehdit etmiş, “Tokat bakırı gibi kıpkızıl kâfir olursunuz” demişler, ama gençleri vazgeçirtememişler, söz dinletememişlerdi. Kurstan kaçarken yatakları bent yaparak Hartlapdere’ye, yani uçuruma doğru yuvarlamaları hala hatırladıkça güldüğümüz olaylardandır.

Orada okuduklarının hayrını yeni okullarında gören bu kardeşlerimiz, İmam Hatip Okulunda seçkin birer öğrenci olurlar ve hocaları tarafından da sevilir, takdir görürler.
Yaz tatilinde buluşur, okul hatıralarını konuşurduk, ama ben bu konuda çok şanssızdım. Çünkü ne okulumu, ne de Diyarbakır’ı kimse bilmeyince, söz en az bana düşerdi. Mecburen onları dinler, maceralarına gülerdim.

Bu kardeşlerimizin yanında, lisede okuyan Mehmet Gönül, Hamit İşler, Ahmet Yeter, zaman zaman Muhammed İşler, talebe olmasa da onlardan ayrılmayan Yaşar ve Halil Demir kardeşler de bulunurdu. Mustafa Yeter, yani “hafızımız”, bu sohbetlere her zaman katılamazsa da, katıldığında bambaşka zevkler verirdi. Onun tatlı şakaları, zarif nükteleri çok hoş, âmâ olduğu için istemeden kırdığı potları pek tatlı idi. Bazen uzaktan Mustafa Ceyhan da katılırdı. Baba ekmeğiyle beslenir, aklımıza geleni yapar, çevrede kalmak kaydıyla dilediğimizce gezer, bazen Yavşan’da yaylar, bazen şimdi baraj suları altında kalan Cahan’da çimer, Hartlap İlicesi’nde gecelerdik. O zamanlar Kızılseki’de bekâr bir öğretmen olan ve çok güzel saz çalarak türkü ve bozlak söyleyen amcam Yusuf Nar’ın yatsıdan sonra ziyaretine gider, sabah namazında köyümüze dönerdik. Çevre köylerde imam olan Kızılseki’den Dombur hocam, Öşlü’den İsmail ve Hüseyin, Dereboğazı’ndan Osman, Kızıldamlar’dan İbrahim hocamlarla buluşur, öğretmenler ve bazı dava arkadaşlarımızla uzun uzun sohbetler ederdik. Namaz vakitlerinde camide buluşur, kimimiz ezan okur, kimimiz imam olur, kimimiz Ramazan’da vaaz verirdik. Ne güzel günlerdi o günler!

Neler mi konuşurduk? Bir münasebetle bir yerde yazmıştım bunları, Türkiye’yi, İslam dünyasını, hatta doğudan batıya bir dünyayı konuşurduk. Tarih bugün kadar günceldi. Parçalanan Osmanlının üstündeki acılı coğrafya, en çok da acımasız inkılâplarla batı medeniyetine cebren sokulan Türkiye, bu cebir ve şiddette savrulan ülke insanı, ülkedeki ne olduğu belirsiz sistem, milli kültürden mahrumiyet, dinsizlik anlamında uygulanan laiklik, eğitimin içler acısı durumu, din eğitiminin felaket ve fecaati, siyaset, öğrenci hareketleri, fikir ve edebiyat dünyası, tasavvuf ve tarikatlar, dernek ve vakıf çalışmaları, yeni çıkan dergiler, kitaplar… bir yığın mevzuumuz vardı konuştuğumuz. Her mevzuyu muhakkak götürür, asr-ı saadete bağlardık. Kim bu alanda ne kadar başarılı olursa, o kadar takdir görürdü. Zaman, bir bohça gibi dürülürdü…

Onlar sadece talebeler olarak bir araya gelince daha çok okullarından bahsederlerdi. Öğretmenlerden, kopya çekmelerden, komikliklerden bahsederlerdi. Ben bilmezdim o zamanlar, bir “Kel Ziya”yı anlata anlata bitiremezlerdi. Dediklerine göre iyi bir öğretmenmiş, çok yetenekli ve çok yönlü imiş, ama taşkın zekâsını zaptedemezmiş, bazı takıntıları varmış. Sonunda öğretmenlikten ayrılmış. Onunla olan maceralarını yazsalar, şahane bir kitap olur sanırım.

“Ali Baba” diye bir öğretmenden naklen Arabistan maceraları ve hayat dersleri anlatırlardı. “Kara Dayı” diye öğrencilere yakın olan bir öğretmenden de bahsederlerdi. Hüseyin Bahar, Necmettin Gevri gibi ilim sahibi ve sözü sohbeti dinlenir, Yaşar Alpaslan gibi “ayaklı kütüphane”, “Kanadıkırık” gibi şakacı hocalardan bahsederlerdi. Ali Toy, Osman Doğruluk, Mehmet Paksoy zaman zaman konuşulurdu. Ali Toy’un Osman Doğruluk’a yıkılması inanılacak gibi değildi.

Yıllar ne çabuk geçti, Ahmet Hocam talebe iken amcakızıyla evlendi, mektep bitince Kozan/Bucak’ta imamlık yaptı. Benden iki sene sonra Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne kayıt yaptırdı. Orada iki sene beraber okuduk. Çok tatlı hatıralarımız, çok enteresan yolculuklarımız oldu. Belki bunların bir kısmını “Yarım Yamalak Yaşantım”da anlatırım inşallah.

Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdiğimizde görev yeri olarak ben Milli Eğitimi, o Diyaneti tercih etti. Bu tercihte daha evvelki imamlığının etkisi de olmuştur herhalde. Önce bildiğim kadarıyla Pazarcık vaizi oldu. Sonra Andırın’da aynı görevi yaptı. Bu arada Kahramanmaraş’ta Muşlu Ahmet Hocamdan Arapça ve İslamî ilimlerde özel dersler aldı.

Ben Andırın’dan Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesine gelince bu derslere bir ara beraber katıldık. Hocamızın sevdiği ve umut bağladığı bir insandı. Nitekim Arapçasını orada iyi geliştirdi. Daha sonra Diyanetin Fransızca kurslarına da katıldı. Akademik çalışmalara hız verecek ve üniversiteye yönlenecek bir zamanda, Avustralya’ya din görevlisi olarak gitmek durumunda kaldı. Bu kesintisiz tam altı yıllık gidiş, bu tür ilmî çalışmalarına sekte vurdu. Orada İngilizcesini de geliştirdi ama döndüğünde sanırım “bu işler bizden geçti” duygusuna kapıldı ve ben bilerek pek üstünde durmadı.

Diyanette onun için iyi bir görev beklerken “Erguvan” müftülüğü bizde hayal kırıklığı yarattı. Ama o, verilen her yere zevkle gitti. Arkasından Niğde müftü yardımcılığı, Türkoğlu müftülüğü ve yedi yıldan beri de Maraş’ta müftü yardımcılığı yapıyordu.

Ve de şimdi ayrılıp gidiyordu ilimizden. Korkarım ki temelli kalır gittiği yerde emekli olsa da. Çünkü kızı ve torunları orada yaşıyorlar. Ancak yazları görüşmek düşüncesi bana hüzün veriyor.

İnşallah korktuğumuz başımıza gelmez.

(Devam Edecek)

 

Kullanıcı Girişi



Kitaplar

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün139
mod_vvisit_counterDün264
mod_vvisit_counterBu Hafta1682
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2432
mod_vvisit_counterBu Ay10261
mod_vvisit_counterGeçen Ay9299
mod_vvisit_counterToplam98109

Online (20 dakika önce): 15
Sizin IP'niz: 38.107.191.108
,
Bugün: Tem 30, 2010

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color