| Ahmet Çelik IV. Ailesi |
|
|
|
|
Bugün cemiyetin bir sıkıntısı da, gençlerin evliliklerinin geciktirilmesidir. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı “vakti giren namazın kılınması ve teçhizi hazırlanan cenazenin defni” gibi, çağı gelen bekârların da evlendirilmesini tavsiye buyuruyor. Efendim okul bitsin, iş güç sahibi olsun, aradan askerlik çıksın derken yaş otuzu, bazen kırkı buluyor. Kızlar, “ekonomik bağımsızlığını kazanma” adına otuzunu beklerken, bazen yerli bekâr kalıyor. Bu ertelemelerin, evliliğe yabancı kalma, uyumsuzluk, kaçırılan saadetler kadar bir de günah boyutu oluyor haliyle. Acaba bu yüzden kaç masumun iffeti yara alıyor, kaç temiz defterlere “zina” gibi kara lekeler düşüyor, kaç temiz alınlara iffetsizlik damgası vuruluyor, kaç gözlerden sicim gibi pişmanlık gözyaşları akıyor kim bilir… Bize bu seküler, laik, din dışı materyalist hayatı dayatanlar, zaten “zina”yı “ayıp” saymayanlardır. Bize göre zina olan o çirkin işler, onlara göre ekmek gibi, su gibi bir ihtiyacın karşılanmasıdır.
Televizyon programında izliyoruz, “zina yapmadığını” söyleyen öğrencilere hayretle bakan sunucu ve konuğu, “buna inanamam. Bu duvara tırmanarak yürüdüğünü söylemek gibi imkânsız bir şey” diyorlardı. Bunların aklı bu iffet ve temizliği alamıyor, nefsin şehvet ve arzularına Allah için gem vurmayı kavrayamıyordu. Eee, paparazzilerle ve hep belden aşağı magazinlerle yetişen neslin hali böyle olacaktır maalesef. Evet, cinsel arzular ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaçtır ama Müslüman onu nikâhla karşılarsa, hem meşru yoldan bir ihtiyaç karşılamış olur, hem de sevap kazanır. Haramdan karşılanırsa bu ihtiyaç, hem bu dünyada bir utanç olur, hem çeşitli hastalıklara, sosyal bozukluklara, fitnelere, kavgalara, cinayetlere, israfa sebep olur, hem de ahirette bir cehennem vesilesidir. Buna inanmayanlar, Allah Teâlâ’nın Kur’an ayetleriyle kesin olarak yasakladığı bu işi inkâr eden, alaya alan, hafife alanlar, kesinlikle dinden çıkar ve kâfir olurlar. Onlara “dönek” anlamında “mürted” denir. Evet, zinayı suç ve ayıp saymamak, kesinlikle dinden çıkıp küfre düşmektir, onlar kendini Müslüman sansalar ve saysalar bile... Neyse, biz konumuza gelelim. İşte böyle, sevgili Ahmet Hocam, amcasının kızıyla daha İmam Hatip’i okurken evlendiler. Gıpta ettiğimiz mutlu bir hayatları oldu. Ve maceralı bir hayat yaşadılar. Baba evinde de kaldılar, gurbeti de yaşadılar, yokluk da varlık da gördüler. Hayatın bütün renklerini yaşadılar beraberce. İki de güzel meyve verdi bu evlilik. Kızımız Asiye Hanım ve oğlumuz Edip Efendi. İlki evli, çor çocuklu ve mes’ud bir yuvanın annesi, ikincisi de şimdilik nişanlı. Mutluluklar dileriz. Bazen evden aç gelen ve iş yerinde bir şeyler atıştıranlara Ahmet Çelik Hocam takılırmış: “Akraba ile evlenin. Bak benim eşim akrabamdır, beni candan sever ve esirger, erkenden kalkar ve beni asla aç göndermez” der. Biz de hak vermez değiliz. Eğer bizimkinin “Gözüne dizine dursun. Ben ne zaman seni aç gönderdim?” demesi olmasa, biz de “bir de akraba ile evlenelim de görelim bari” derdik. İnşallah bu yazdıklarımı da okumaz. Onların bu mutlu evliliklerinin temelinde Semiha Hanım yengemizi de unutmamak gerekir. “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözü yaygındır. Biz onu hep sakin, sessiz, telaşsız, huzur veren, misafirperver haliyle tanıdık. Aslında hocalarla evlenmek zordur. Etrafınıza bakarsanız, genellikle hocaların hanımlarını rahatsız, telaşlı, huysuz veya şikâyetçi görürsünüz. Çünkü hocaların imtihanı da büyük olmakla beraber, onlar halk ve hizmet adamı olunca, zaman itibariyle pek düzen ve disiplinleri de olmaz. Ya zamanında evde olmazlar, ya da gayet tabii olarak zamansız misafirleri olur. Misafir her zaman eve gelmez. Bazen de alır götür adamı. Hoca hanımı bunlara peşinen razı ve hazırlıklı olmalı, hoş karşılamalı, kavga sebebi yapmamalıdır. Abdulkadir Leblebici Hocamız anlatıyor: “Adıyaman’da çalışırken bir gün sabahleyin eve ekmek almak için sokağa çıktım. Bir gurup arkadaş taksiyle gelip önümde durdular. “Biz de seni almaya geliyorduk, atla” dediler. Atladık. Şehri çıktık. ‘Nereye?” dedim. “Arkadaş dediğin ‘nereye?’ diye sormaz” dediler. ’Peki’ dedik. Urfa’ya vardık. Gezdik tozduk, işleri bitirdik, eve ancak akşamleyin döndük.” Söyleyin Allah aşkına, gurbette bir eş, bunları sürekli yaşar da nasıl hasta olmaz? Bu konuda benim de o zaman acı, şimdi tatlı olmuş bir hatıram vardır. Evliliğimin ilk haftası içindeyim. Dostlar her zamanki gibi yatsı namazı vaktinde çıktığım Andırın’ın o zaman tek camisine bitişik eski Lisesi kapısında beni bekliyorlar. “Nereye” dedim, “Falana sohbete” dediler. Yürüdük. Yolun ortasında evli olduğumu hatırladım. Hepsi de evli olan tecrübeli arkadaşlara da hatırlatarak “ne yapmam gerektiğini” sordum. Kimi “dön evine git” dedi, kimi de “boş ver, buraya kadar geldik, sohbete gidelim” dedi. Biz de erkekliğe leke sürmedik (!) ve gittik. Gece saat kaçsa, eve vardım, anahtarımla kapıyı açmaya çalışırken kapı birden açıldı. Baktım, suratı Erciyes kadar soğuk, kaşları Himalyalar kadar dik, ağzı Döngel mağarası gibi açılmış, sesi gök gürlemesinden müthiş bir bayan, yıldırımlar saçarak bana bağırıyor: “Sen ne biçim adamsın hoca! Bir haftalık taze gelin var evinde, sen haber vermeden misafirliğe gidiyorsun. Bu akşamdan beri ‘kocamı öldürdüler, yoksa evine gelirdi’ diye ağlıyor. Ortalık kötü. ‘Yok kızım, ona kimse bir şey yapmaz. Hem öyle bir şey olsa bir avuç yer Andırın, hemen haberimiz olur. Sen korkma, ağlama’ diyorum, ikna edemiyorum. Nedir bu senin yaptığın…” Susmadı ve bize bir ömür yetecek bir abdest verdi. Çocukluk abdestini “dere müftüsünden” almıştım hatırlarsanız. Gençlik abdestini de sağ olsun ev sahibimiz olan çok kıymetli, çok değerli Cemile ablamızdan almış olduk… Ağzım açılmışken size bir olay daha anlatayım bari. Abdullah İlhan Hocam Kozan’da vekâleten müftülüğe bakarken, aybaşında hocaları toplamış, konuşma yapıyor. Derken birisi bir hasta sevki imzalatmak için evrakı önüne sürmüş. Bakmış ki sevk hocanın hanımı için. Başını kaldırmış ve hocalar topluluğuna: “Aranızda eşi hasta olmayan var mı?” diye sormuş. Birisi parmak kaldırmış. Hoca Efendi ona: “Sen çık dışarı. Sen hoca olamamışsın, burada ne işin var?!” demiş. Bizzat kendisinden duydum efendim… Daha sonra o meslekten olanlara sordum ben bu durumu. Tasdik ettiler… Ahmet Hocam da zannederim öyle çok hassas değildir, çok telaşlı, çok merasimli değildir, yani serindir, rahattır, işin bir ucunu olacağına vardırır. Ahmet Vişne kardeşimiz olsaydı, “Biz Ehmedik” derdi şimdi. Öyle olunca haliyle evdekilere “Allah yardımcıları olsun” demek gerekir değil mi? Evet, Ahmet hocam hamdolsun hepsi de sağ olan anasıyla, babasıyla, eşi ve çocuklarıyla, kardeşleriyle, hısım ve akrabalarıyla iç içe mutlu bir hayat yaşıyordu son yıllarda. Şimdi kızının yanına gidiyor Ankara’ya. Torununu rahat sevecek belki bundan sonra, ama diğerlerinden bir müddet ayrı kalacak ister istemez. Eh, burası dünya, iki iyilik bir arada olmazmış. Sabretmek ve imtihanı kazanmak gerekirmiş. Mesnevî-i Manevî’de okumuştum, Mevlana diyor ki: “Adamın birisinin bir eşeği var, semeri yoktu. Bir semer buldu, eşek öldü…” İyi teselli değil mi? (Devam Edecek)
|






![]() | Bugün | 137 |
![]() | Dün | 264 |
![]() | Bu Hafta | 1680 |
![]() | Geçen Hafta | 2432 |
![]() | Bu Ay | 10259 |
![]() | Geçen Ay | 9299 |
![]() | Toplam | 98107 |





