www.cemalnar.com

Hadisi Şerif : "İhsan'ın manası: Allah'a sen onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmesen de şüphesiz o seni görüyor."
 
Ahmet Çelik V. 0lmî Hayat1 PDF Yazdır e-Posta

ImageSevgili Ahmet Çelik kardeşim, iyi yetişmiş bir bürokrat olduğu kadar, ilimden kopmamaya gayret eden bir Diyanet elemanıdır da.

Bilindiği gibi günümüzde idareciler veya bürokratlar, kendi alanlarındaki kanun, tüzük ve yönetmelikleri çok iyi bilirler. Yıllardır işlerini onlara göre yaparlar çünkü. Haliyle hayatla iç içe yaşayan ve sürekli kullanılan kanunlar ve tüzükler de iyi öğrenilirler.

Bu durum beni zaman zaman çok yaralar, çok üzer. Bakarım İmam Hatip Lisesi müdürü olmuş, hem de ilahiyatçı bir adam, ama İslam dininin “i”sinden habersiz. Öğrenmeye istekli de değildir. En basit bir soruyu bile etrafındaki hocalara sorar. Elinde ciddi bir kitap görülmemiştir. Ne tefsir, ne hadis, ne fıkıh, ne de siyer okuduğu asla görülmemiştir.

Ama masasının üstü kanun ve yönetmeliklerle dolu. Değişen bir sürü mevzuat da dahil, hangi konudan sorsan haber verir. Bu adam, devlet eğer İslam Devleti olsaydı, İslam hukuku gündemde olacağından, İslam’ın kanun ve yönetmelikleri uygulanacağından, bu adam onları böyle bilecek ve alanında “mes’elede müctehid” olacaktı. Fakat şimdi cahilin teki.

Aman Allah’ım, ne korkunç bir durum bu!..


Hangisine yanalım: müctehid olmak varken fuzulî bilgilerle, Peygamber Efendimizin (sav) Allah’a sığındığı “faydasız ilimlerle” hayatını mahveden, buna rağmen koltuğuna bakarak kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan ve haddini bilmeyerek alim arkadaşlarına tepeden bakan bu adamlara mı? Hayatımızı top yekun mahveden İslamsız sistemlere mi? Uygulama alanı bulamadığımız için ne kadar da okusak unutup gittiğimiz mübarek İslamî ilimlere mi?

Müftüler de bazen bu tuzağa düşüyorlar. İdarecilik onları okumaktan uzaklaştırıyor maalesef. Okumaktan uzaklaşmanın bir acı yansıması daha var kişiler üzerinde, takvalı bir hayat, duyarlı bir gönül, ihsan kıvamında bir “yaşama”dan uzak kalma felaketi. Okuyan adam, her an Allah Teâlâ ile baş başa olduğunu hatırlar. Bu bir “zikr-i daim”dir. Unuttuğunu hatırlar, hatırladığını hayata geçirir, yaşadığını da murakabe eder, gözden geçirir. Sürekli bir vaiz vardır okuyanın yanında, etkili sözleri ciğerine işler.

Ama okumayan adam dünyevîleşir, kalbi katılaşır, duyarlılığını kaybeder, davranışları sıradanlaşır, basitleşir. Artık onun sohbetleri de sıradanlaşır. O da piyasa insanları gibi konuşur, yemeden, içmeden, eğlenmeden, evden, arabadan, maaştan, kızdan karıdan, politikadan, makam ve mansıptan bahsetmeye başlar. Konuştuğunda, derdi davası İslam olması gereken bir müftü, bir vaiz, bir hoca mıdır, yoksa “sarı çizmeli Mehmet ağa” mıdır, belli olmaz. “Hoca Efendidir, dinleyelim de istifade edelim” diyen ama umduğunu bulamadığından içi yanan yanındaki sıradan birinden daha fukaradır kalbi. İflas budur işte…

Ahmet Hocam, çocukluk yıllarında yazdığım gibi, hayatı hep dindar bir muhitte geçmiş, din ağırlıklı bir eğitim almıştır. Öğrenciliğinde de ders dışı kitaplar okurdu. Hatta okulun dışında özel okumaları ve dersleri vardı. Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde Hulusi Kılıç ve Ahmet Coşkun Hocalarımızla “hangi eserlerin hangi sırayla okunması faydalı olur” diye istişare ederlerdi. Dışarıdan da İbrahim Eken Hoca Efendi ile Arapça bir şeyler okurlardı. O yıllarda tanıdığımız bazı yazarları ve kitapları birbirimize anlatırdık. Kitap ve kültür üstüne, siyaset ve devlet üstüne uzun sohbetlerimiz olurdu gurbet günlerinde. Biz Enstitüde “Kitap Kulübü” açmıştık. Ucuz kitaplar getirtir, haftada bir sattığımız kitaplardan birisini seminer konusu yapardık. En faal üyelerimizden biriydi Ahmet Hocam.

Görev yaptığı yerlerde hep sevilmiştir. Bunda huyu kadar hiç şüphesiz ilminin de etkisi vardır. Avusturalya’da hizmetlerini anlatırdı mektuplarında. Ben de ona gazete gibi büyük kağıtlarla mektuplar yazardım o askerken ve Avusturalya’da iken. Bu mektuplar olay olurmuş arkadaşları arasında. Bu kadar yazacak meselemiz, düşüncemiz, derdimiz, davamız ve sabrımız varmış demek ki o yıllarada...

Evet, onun mektuplarını ve hizmetlerini okuyunca, orada yaşadıklarını ve hizmetlerini yazmasını istemiştim kendisinden. Bu kitap, dış ülkelerde hizmet edecekler için çok büyük bir “yardımcı el kitabı” olabilirdi. “Kangurular Ülkesinden” bir hatıra olarak da ilgiyle okunabilirdi. Yazı hayatına böyle bir vesile ile adım atabilirdi. Ama maalesef bunu yapmadı. Öyle zannediyorum.

Yazı konusunda benim ve birçok arkadaşım gibi o da tembellik etti ve hala da ediyor maalesef. Biz bunun önemini kavradık, yazılanları yazarlarına minnet ve şükranla okuduk, ama kolumuzdaki zinciri kırıp da bir türlü kendimiz yazmadık, yazamadık ne yazık ki. Oysa Ahmet Hocamın üslubu iyidir. Yazarsa yazar yani. Sohbet havasında bazı denemelerini okudum. Son zamanlarda “Bir Tebessüm” dergisinde yazılarını okuyorum. Ankara’ya gittiğinde bu yönünü geliştirir, daha doğrusu zaman ayırır da yazar inşallah. Sonra tavsiye ederim, emeklilik günlerinde bu yazı işi kendisi için çok tatlı bir hayata vesile olacaktır. Her halükarda yazmalı hocam. Bu işe hayat hikayesiyle başlayabilir.

Yahu “okuma”dan “yazma”ya geçtik biz nasıl olduysa. Ülkemiz yazarlarına döndük yani. Bilmem ne derece gerçek, bu ülkenin yazarları, genellikle okumazlarmış. Okumadan yazmak da bir kabiliyet işi değil mi? Aslı var mı bilmem, ama birilerinden duymuştum, Rahmetli üstad Necip Fazıl, yarım sayfa yazı okur, ondan sayfalarca yazı üretirmiş. Neyse biz “okuma”ya gelelim şimdi.

Sözüm, beraber okuduğumuz yıllar için olsun, onun hangi dersleri okuduğunu, hangi hocalardan özel olarak neleri ders aldığını, hangi kitapları beraberce okuduklarını iyi bilirim. Kütüphanesinde hangi eserler var, şimdi de bilirim. Kitap sevgisini de bilirim. Hatta Avusturalya’dan yazdığı mektuplarında bana, “kendim için sevdiğim ve aldığım kitaplardan bir nüsha da kendisi için almamı, bu konuda para sıkıntısı çekmememi” yazmıştı. Ben de ona şöyle yazmıştım: “Nasıl olsa kitaplar burada kalacak, şimdi okuyamayacaksın. Öyleyse hemen almayalım. Kitapların baskısı sürekli güzelleşiyor. Üstelik, üzerinde bilimsel çalışmalar yapılarak, yani ayet ve hadisler tahric edilerek, garip kelimeler açıklanarak, alıntıların kaynakları ve nüsha farklılıkları gösterilerek basılıyor. Bekleyelim, siz gelince alalım, hakkınızda daha iyi olur.”

Ama geldikten sonra ne oldu bilemem, arzu ettiği kitapları alamadı. Kütüphanesi, sıradan bir hoca kitaplığı olarak kaldı maalesef. Bunun sebebini konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Belki de ev yaptırma telaşı ve masrafı, gurbet ellerde yaşama mecburiyetinden taşıma zorluğu vs. etken olmuştur. İnşallah idarecilikten kaynaklanan bir okuma ihmalliği değildir altında yatan sebep.

Bir ara akademik hayat için İlahiyat Fakültesine başvurdu. Hatta Kayseri İlahiyat Fakültesine beraber gittik. Ben İngilizce sınavını geçemedim. O hem dili, hem de Arapçayı geçti. Sıra bilim dalı sınavına gelince, o akşam olmadık talimatlarla karşılaştı. O ortamı bilen sevenleri, ben de yanındayken, “Aman filanla konuşma, falanı ziyaret et, konuşmalarını şöyle yap, şu mevzulara girme vs. vs…” bir sürü nasihat ettiler. O da yapmaya çalıştı. Dediğine göre sözlü sınav iyi de geçmişti. Ama yine de almadılar.

Bu manzara beni o ortamdan soğuttu. Düşündüm ki, hadi “takiyye” yaparak girdik. Ya sonra? İki senede bir sözleşme yapacaksın idareyle. Beğenmezlerse sözleşmeyi yenilemeyecekler. Ömür boyu takiyye mi olur? Böyle saçmalık mı olur? Bir işçinin bile iş güvencesi var. Koca üniversitede öğretim üyeleri, bir ilkokul öğretmeni kadar bile özgür değildir. Özgürlüğüme çok önem veren bendeniz buna asla katlanamam. Çatlar ölürüm yahu. Şahsen ben o defteri kapattım o zaman ve oraya yönelik çalışmalarımı bitirdim. Zaten mezun olurken böyle bir planımız da yoktu. Sonradan olan teşebbüsümüzü de “üzümler ekşi koruk” diyerek bitirdik. Sanırım Ahmet kardeşim de orada bitirdi.

Sevgili kardeşim Ahmet bey hocam va’z ve sohbetlerinde sakin ve serinkanlıdır. Kürsü hatibinden çok, ders veren bir öğretmen, bir odada tanıdıklara konuşan biri gibidir. Türkçeyi iyi kullanır ve mümkün mertebe Arapça ıstılahlardan veya batı dillerinden gelen kelimeler yerine, Türkçede kullanılan kelimeleri seçer. Ayetlerin metnini okumadan mealini vermesinde de başarılıdır. Me’sür Duaları bile bazen Türkçe okur. Bu, bürokratlığından mı kaynaklanır, yani “devlet dili”ne dikkatten midir, yoksa Türkçe sevgisinden midir, zaman zaman kuşkuya kapılırım doğrusu.

Evet, bunları yazarken içim sızladı. Biz aynı kitabın aynı yerini açarak karşılıklı birbirimize okumayalı kaç yıl oldu acaba? İşte o şehrimizi bırakıp tekrar gurbete gidiyor. Döner mi, dönerse bizi bulur mu bilinmez. Allah Teâlâ ona da, bize de, bütün ümmete de hayırlı, uğurlu, bereketli, sağlıklı ve mutlu uzun ömürler ve en sonunda da güzel ölümler ihsan eylesin. Burada olmazsa Cennette okuruz inşallah.

“Cennette okuma var mı?”

Onu bana değil müftü Ahmet hocama sorun.

Ancak “yönlendirmiş” gibi olmayayım ama, eğer “yok” derse çok kitapsever insanın canını sıkacaktır, haberi olsun.

(Devam Edecek)

 

Kullanıcı Girişi



Kitaplar

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün131
mod_vvisit_counterDün264
mod_vvisit_counterBu Hafta1674
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2432
mod_vvisit_counterBu Ay10253
mod_vvisit_counterGeçen Ay9299
mod_vvisit_counterToplam98101

Online (20 dakika önce): 7
Sizin IP'niz: 38.107.191.109
,
Bugün: Tem 30, 2010

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color