www.cemalnar.com

Hadisi Şerif : "Şüphesiz ki benim ümmetim, kıyamet gününde, abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları parlak olarak çağırılacaktır. Yüzünün nûrunu artırmaya gücü yeten kimse bunu yapsın"
 
Güzel Bir İnsandı Vehbi Şirikçi I. PDF Yazdır e-Posta
ImageSene 1990. Kalbimizde müthiş bir heyecan fırtınası ile birlikte yaşlı otobüsümüzün homurtuları arasında yüreğimiz kıpır kıpır Mekke’ye girmiş, kalacağımız binanın önüne eşyalarımızı indirmişiz. Herkeste tatlı bir telaş var. Başımızdaki görevli hocalar ellerindeki kâğıtlarla isimler okuyor ve hacı adaylarını odalarına tek tek yerleştiriyorlar.

Herkes heyecanlı olduğu kadar yorgun ve telaşlı da. Yorgun, zira Kahramanmaraş’tan otobüse eşyaları yerleştir, töreni dinle, dost ve akraba ile helalleş, Adana’ya hava alanına gel, saatlerce işlemler için bekle ve ihramları giy, gece yarısı uçağa bin, Cidde’ye in, çeşitli salonlardan ve kontrollerden geçerek eşyalarınla kötü bir otobüse bin, Mekke’ye yorgun argın ulaş…

Herkes odasına yerleşecek, duşunu alacak, biraz dinlenecek, sonra toplu olarak hocalarımızın başkanlığında Kâbe’ye girilecek. Bu yüzden herkes bir an önce odasına girerek bu telaşı bitirmek istiyor. Ama bizim için bitmiyor tabi.

Neden mi?

O zamanlar Kayabaşı Camii imam hatibi olan sevgili Ramazan Nalçacı kardeşim kulağıma eğilerek şöyle demişti:

— Muhterem hocam, siz ve arkadaşlarınızı bir odaya yerleştireceğim. Ama önce şu sabırsızları bir yerleştirelim, ben sizi elimle odanıza çıkarırım. Siz bir kenarda sakin sakin bekleyin lütfen.

— Teşekkür ederim hocam.

Arkadaşlarıma durumu haber verdim. Bir kenara çekilerek oturduk. Ben elimde tesbihim, bir yandan zikrimdeyim, bir yandan da daha önce görmediğim alanı seyrediyor, tanımaya çalışıyorum. Sonra insanların simalarına bakıyorum. Simalar, içte yaşanan sevgileri, şaşkınlıkları, telaşı, heyecanı, korkuyu ele veriyorlar…

Ama arada bir bazı arkadaşlarım yanıma geliyor ve:

— Hocam, herkes odasına yerleşti, biz sokakta kaldık. Git şu hocaya, bizi de götürsün!

— Hacı sabır, diyorum. Bak başında daha bir sürü adam var. Onları da savsınlar, sıra bize gelecek, hoca söz verdi. Rahatsız etmeyelim, çalışsınlar. Diyorum. Ama arkadaşım yerine oturmuyor, heyecanla olta atıyor orada.

Bu sefer yalnız başıma gidecektim hacca güya. Kimseyle tanışmadan, arkadaş olmadan. Kafama göre bir hac yapacaktım. Ama olmadı. Bazı akrabalar da kafilede idi. hele içlerinden bir aile hanımımın çok yakını idi ve de üstelik beyi ciğerlerinden hasta idi. çocukları gözyaşlarıyla “babamız size emanet” demişlerdi. Onların da yakın akrabaları vardı ve biz de birden bire bir küçük gurup olmuştuk.

Anlaşılan bu gurup biraz çetrefilli olacaktı…

O sırada bir durumun daha farkına vardım. Az ötemizde iki adam ve eşleri de oturmuş sakin sakin bizim gibi beklemekteler. Dikkat ettim, birisi Şirikçi Ali Emmi. Onu Tekir’deki yazlık evinden ve petrölünden tanıdım. Bir zamanlar fakir, Dombur Hocam, Mahmut Doğan ve Ali Seyyithanoğlu Hocalarımla tekir ve civarına tebliğ için bir seyahat düzenlemiştik. Bir hayli dağlarda, vadilerde, köylerde dolaştıktan sonra bir Cuma günü Tekir’e inmiştik. O zaman Ali Emminin yaptırdığı cami açılmamıştı. Köy camisinde bir görev taksimi yapıldı. Ben vaaz verecektim. Ali Hocam hutbe okuyacaktı.

Ben vaaza başladım. Biraz da heyecanlanmışım herhalde, birden içerde top gibi bir ses gürledi ve duvarlarda  yankılandı. Korktum ve sese baktım. Adamın biri ayağa kalkmış, cezbe halinde, elleri havada savrularak, “Allahu Ekber” diye bağırıyor peş peşe.

Neyse, vaaz ve hutbe bitti, namaz kılındı, toplu halde yemeğe bir lokantaya davet edildik. Ali Emmi geç kalmıştı davete, ona da çay sözü verdik ve o güzel bahçesinde tatlı saatler geçirmiştik. Gözümün önünden film gibi geçti bunlar.

Yanında ise Vehbi Şirikçi abi vardı. O zamana kadar kendisini Bonmarşe’den tanırdım ama öyle pek konuşmuşluğumuz yoktu. Birkaç kez de vaazımı dinlerken görmüştüm. Yakından tanımazdım. Bildiğim şeyler ise mütevazı ve asil bir duruşu, mütebessim bir çehresi, yumuşak ve güven veren bir sesi, çok saygılı ve mesafeli tavrı idi.

Onu biraz da çevresinden dolayı tanırdım. İsmet Karaokur Hocamızla çok yakın olduklarını bilirdim. Şirikçiler, aile olarak tanıdıklarım ve sevdiklerim bulunan bir aileydi. Sanırım Nuri Şirikçi ağabeyle ilk önce sohbetlerden tanışmıştık. Onunla sıcak ve seviyeli bir yakınlığımız vardı. Metin Şirikçi Bey öteden beri camiamız içindeydi. Ömer Faruk Şirikçi ve merhum babası Kahramanmaraş’a geldiğimde tanıdığım dostlardı. Yine Vehbi Aslantürk ve oğulları da ilk tanıdıklarımdan ve sevdiklerimdendi. İşte Vehbi abi, böyle bir sevgi çemberinin ortasında kalmış, benim rengini ve biçimini çok sevdiğim, ama henüz dostluğunu derinden koklamadığım bir güldü. Şimdi Mekke’de, sakince oturduğu yerde bana bakıyordu.

Kalktım, yanlarına gittim. Selamlaştık, hal hatır sorduk. Sohbet esnasında öğrendim ki sevgili Ramazan Hocamız onlara da aynen bana dediğini demiş ve onlar da mütevekkil, sonucu bekliyorlarmış.

Nihayet büyük bir kalabalığı yerleştirmiş olan Ramazan Hoca Efendi yorgun argın yanımıza geldi ve:

— Kalkın bakalım, sizler de aynı odada kalacaksınız, dedi.

Ben bekârdım orada. Bir de Selahaddin Kanat kardeşimiz vardı benim gibi. Yanımdaki yoldaşlarım Ejder Kapıkaya, Hayrettin Kazancı, iki de Şirikçiler, toplam altı kişi odamıza doğru yollandık yüklerimizle…

 

Kullanıcı Girişi



Kitaplar

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün153
mod_vvisit_counterDün264
mod_vvisit_counterBu Hafta1696
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2432
mod_vvisit_counterBu Ay10275
mod_vvisit_counterGeçen Ay9299
mod_vvisit_counterToplam98123

Online (20 dakika önce): 21
Sizin IP'niz: 38.107.191.107
,
Bugün: Tem 30, 2010

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color