| Hüseyin BAHAR |
|
|
|
|
Baharın geldiği şu günlerde etrafımız nasıl da ısınmakta, canlanmakta, yeşillenmekte. Kuşlar cıvıl cıvıl. Çocukların şen sesleri avluları, meydanları doldurmakta. İnsanlar yavaş yavaş evlerinden bağlara pikniklere doğru neşeyle yollanmakta. Çalışkan köylülerimiz bağlarına bahçelerine dolmakta. Kimi bağ budar, kimi boğazını açar, kimi birdaha kazar olmakta. Acıkınca yenen azıklar bal tadı verir damakta. Genç kızlar yeşil bayırlarda lale, nergiz ve sünbül toplamakta… Bahar bu. Adamı çarpar ve kendine bağlar. Börtü böcek uyanmış kış uykusundan, gezmekte, uçmakta, vızıldamakta… Bizim Bahar’ımız da öyledir. Çarpar adamı konuştukça. Kuru dallardan tomurcukların fışkırması gibi nereden bir espiri patlatacak kestiremezsiniz. Sakın ha nükteyi anlamayıp da “bu sözde niye ki?” demeyin ve düşünün, bir yeri vardır mutlaka… Kendi başına kaldığında belki hüznü de yaşıyordur. Eminim öyledir. Çünkü büyükler hep öyledir. Ama ihvan arasında tatlı dil ve güler yüz sadakadır. İnsanlara sürur vermek sadakadır bilirler onlar. Bir de bu bilgiye zeka ve mizahî fıtrat eklenince, coşar ve taşar insan. Zaptetmek zordur o zaman dilin ucuna kadar gelen kelamı. Karıncalandırır dili, kaşır durur. Adam atmadan duramaz o zaman kelimeleri ağzından. Hele bir de dostluk ve itimat varsa arada, seyret sen saçılan inciler gibi dökülen nükteleri… Arkadaşı namaza durmuştur. Kıyamdadır. Onun ne kadar kıyamda duracağını bilir tabi. Çocukluktan gençliğe doğru yürünen günlerdir. Yurt günleri, gurbet günleri ve okul günleri yani. Şaka olmazsa geçer mi o günler?... olacak tabi. Aklına gelmiştir şaka, nasıl kovsun? Arkadaşının rukuya gidecek zamanı gelince konuşur kendi kendine ona duyuracak kadar: “Şunu yapacaksan rukuya git, yoksa gitme” Ne yapacak arkadaşı? Bir zammı sure de koşsa, Kur’an’ın tamamını da hatmetse sonunda rukuya gidecektir. “Yapmam” da diyemez namazın içinde. Mecbur gider rukuya… Ama espiri hala devam ediyor aramızda: “Zalım gene de sözünde durmadı .” Arkadaşı da oradadır ve kafasını sallamaktadır gülerek aradan geçen bunca seneden sonra… O arkadaşını çok sever ve tabağın deriye yaptığını yapar bazen. Bazen de başlarından geçen maceraları anlatır zaman zaman… Şu “yapacaksan” dediği de nedir? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. O da dostları arasında kalsın. Halkaya girerseniz size de anlatırlar. Bahar’ımız zekidir ama fırsatları da fevtetmez. Bir yandan İmam Hatip Lisesinde okurken, bir yandan da özel dersler alır şehrin ülemasından ve imamlık da yapar aynı zamanda. Sevilen, beğenilen bir öğrencidir. İmam Hatip Lisesinden sonra Konya yüksek İslam Enstitüsü’nü de bitirir ve öğretmen olarak atanır. Ben Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesinde okusaydım öğretmenim olacaktı ama biz Diyarbakır İmam Hatip Lisesine gidince o şansı kaçırırız. Ama hamdolsun uzun yıllar Kahramanmaraş İmam Hatip Lise sinde beraber çalıştık ve sohbetlerinden istifade ettik. Teneffüslerde onun oturduğu yer kalabalık olurdu. Etrafında öğretmenler halkalanırdı. Çoğu da belki öğrencisidir. Öyle bir neşeyle zaman geçerdi ki, teneffüs biter de ders zili ne zaman çalardı bilinmezdi. Bu sohbetlerin benzerleri evinde de olurdu sürekli. Cemaat toplanır, dersler yapılır, çaylar içilir, bademli şekerler yenirdi. Cuma günleri de evine yakın bir camide mutlaka vaz ederdi. Bir yandan okulda eğitimle uğraşırken, diğer yandan da halk eğitimiyle ilgilenir, tebliğ ve irşat dolu bir hayat yaşardı. İlmini insanlar iletirken tatlı dili, güler yüzü, nükteli sözleri ile dinleyicilri kendine bağlar, gönüllere girerdi. Bu gün Hüseyin Bahar dendi mi insanların akıllarına bir güven, kalblerine de bir neşe gelir. Bir muhabbet dalgalanır kendiliğinden. Her insan gibi onun da yaman imtihanları vardır. Allah (azze ve celle) sabrını ve mükafat artırsın. Bazılarını dostları gibi ben de biliyorum ama diyemiyeceğim. Fakat birisini dile getirmek isterim. Uzun bir hastalık ve tedavi çabalarından sonra kaybettiği eşini mezara koyduktan sonra başında telkin verirken titreyen sesiyle “Ya Habîbî”, yani “Ey sevgilim” deyişini hiç unutamayacağım… Bu kadar hüzün ve sevginin iç içe geçişi ve bunun ta ciğerden dile getirilişi, unutulacak bir manzara mıdır? Öyle inanıyorum ki, merhametliler merhametlisi ulu Allah (azze ve celle) bu sesi yerin altındaki sahibine duyurmuş ve teselli etmiştir… Hocamız mesleğine aşıktı. Gönlüyle ayrılmadı imam hatipten. Yaş haddi sebebiyle emekli oldu. Hem de iki kere. İlk emekliliğinde ben dersteydim. Kapıyı çaldı ve içeri girdi. Ben şaşırmıştım. Hürmetle ayağa kalkarak masaya buyur ettim. Nezaketle “İzniniz olursa vedalaşmak istiyorum öğrencilerimle” dedi. “Estağfirullah, buyurun hocam” dedim ve iki adım geriye gittim. Bir iki kelimeden sonra sesi titredi ve kısa kesti. Gözyaşlarını bize göstermeden çıktı ama biz onu beceremedik… Şimdi emekli hocam. Yine ev sohbetlerinde, yine vaazlarda ve yazın Tömek’de bağlarında. Güzel bir bağı var. Okuldan bana bağını göstermişti bir zaman, ama o zaman içinde damı yoktu. Şimdi damı da var. Allah başka eksiklerini de tamamlasın. Hocamıza haddim olmayarak iki teklifim oldu. Brincisi hayatını yazması. O hayatlar, yaşandığı zaman dilimi açısından da önemlidir. Öğrencilerin ve halkın ilim ve eğitimi kavramaları ve kıymet bilmeleri açısından da önemlidir, irşat ve tebliğ açısından da. İkincisi de ilmini yazması. Kitap yazması yani. Özellikle “Risale-i Nur”da uzmandır. İstese Risaleler içindeki konuları Kur’an ve sünnetle ve selefin eserleriyle mukayese ederek yeniden ele alır, farkı nazara verir, çağdaş ihtiyaçları gündeme getirir, meselelere Risalelerden çözümler sunar vs… Ama milletçe konuşmayı seviyor, yazı zahmetinden kaçıyoruz maalesef. Oysa hocam yazsa, sadaka-i cariyesi çok istifadelere vesile olur kanaatindeyim. İnşallah bundan sonra yazarak beni sevindirir. Burada yeri gelmişken ne kadar ince düşündüğüne bir tanıklık olsun diye şunu da yazayım: her kitabım çıktıkça hocama bir tane verirdim. Benim beklentim okuması ve kritik etmesi, müsbet ve menfi yönleriyle tenkit etmesi, yön göstermesidir. Ama o nezaketi gereği bunu yapmadı. Belki de alınganlık yaparım diye korktu bilemem. Ama memnun olurdum. Neyse konu o değil. Br defa yine bir kitap uzattım. Bana” Bunun fiatını söyle, hemen ödeyeceğim.” Dedi.”Aman hocam, benim için kabulünüz şereftir” dedim. Dedi ki: “Hocam hem bereket olur. Hem de sen de zengin değilsin. Biz vermezsek kimden alacaksın? Zarar etmemen lazım ki yenilerine cesaret kazanasın.” Gerçekten biz o zaman belki üçyüz öğretmen idik okulda. Eğer her öğretmen bir kitap alsa, üçyüz kitap hemen satılır demektir. O zaman hiçbir öğretmen kitap yazmaktan ve bastırmaktan korkmaz. Bu ne büyük bir teşviktir? Allah (azze ve celle) muhterem hocamıza sağlık ve sadetle huzur ve hizmet dolu bir hayat bahşetsin. O’na da, bize de sonunda husn-i hatimeler nasip etsin. Mahşerde sevdiklerimizle haşretsin.
|







![]() | Bugün | 90 |
![]() | Dün | 386 |
![]() | Bu Hafta | 1927 |
![]() | Geçen Hafta | 2200 |
![]() | Bu Ay | 1186 |
![]() | Geçen Ay | 9727 |
![]() | Toplam | 109397 |





