www.cemalnar.com

Hadisi Şerif : "Siz şu ayı güçlük çekmeden gördüğünüz gibi, Rabbinizi de açıkça göreceksiniz. Güneş doğmadan ve batmadan önceki namazları kaçırmamak elinizden geliyorsa, kesinlikle kaçırmayıp kılınız."
 
Kitaplar PDF Yazdır e-Posta

ALİMİN ÖNDERLİĞİ

Yazarın özellikle vurguladığına göre bu ümmet, insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmettir. Hayırlı oluşu, görevinden gelmektedir. Görevi ise; Allah’a iman, Allah’a davet, iyiliği emretme, kötülükten alıkoymadır.(1) Nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa, Allah’ın, tarihî sürec içerisinde sürekli olgunlaştırarak artık kemale erdirdiği, üstümüzdeki tamamlanmış nimeti ve razı olduğu din; yani yaşama biçimi olan İslam’ı oralara götürme ve örnek bir yaşayışla sunma, yani tebliğ…(2)
Allah, bu kutsal görev için asaleten peygamberleri, vekaleten de alimleri seçmiştir. Alimler, peygamberlerin varisleri, vekilleridir.(3) İlim, her şeyi bilen Allah’ın yücelttiği, değer verdiği bir sıfattır. Daha indirdiği ilk ayetlerinde ilmi, okumayı, yazmayı, bilinmeyeni bellemeyi teşvik etmiştir.(4)
Alimler, genelde iki kısımdırlar; iyi alimler, kötü alimler. İyi alimler, peygamberlerin vekilleri ve varisleri olarak onların yolunda giden ve toplumları Allah’a davet ederek İslamı hakim kılan, bu uğurda çalışan, didinen, uğraşan insanlardır. Amaçları Allah’ın rızasıdır. Gözlerinde dünya yoktur. Dünyanın malı, makamı, şanı, şöhreti gözlerinde değersizdir. Onların  gözledikleri Allah’tır; Allah’ın hoşnutluğudur. Yani ahiret alemi… Elbette dünyadan da nasiplerini unutmayacaklardır. Zira o da Allah’ın arzusudur.(5)


Kötü alimler ise, ilmi ile dünyaya yönelmiş, onun malını makamını, şanını, şöhretini elde etmek için dine sırt çevirmiş, Allah’ın emirlerini arkalarına atmış, insanlar ona çok muhtaç iken İslamın emirlerini gizleyip örterek  açıklamamış, yaymamış, hatta yayılmasına mani olmuş, kendi çıkarlarına ters düştüğünü gördükleri anda dini kısmen veya tamamen değiştirmiş, dinde karışıklık çıkararak onu gözden düşürmek istemiş, zalimlerin keyfine göre konuşup yorum yapmış, fetva vermiş, böylece İslama perde olmuş, engel olmuş kimselerdir. Allah’ın ve yarattığı her varlığın lanet ettiği kimseler… kovulmuş kimseler… en büyük aldanmışlar.(6)
Çağımızda da İslam, dünkü cahiliyyete benzer bir durumla karşı karşıyadır. Osmanlı’nın yıkılışından sonra İslam coğrafyası, asli hüviyetinden uzak ve yarım yamalak da olsa var olan hilafetten uzak, İslam devletinden uzak, ümmet birliğinden uzaktır. Görünür görünmez işgaller altındadır. Devlet hayatında ve onun tüm kurumlarında, yaman bir manevi işgal, yani kültürel işgal yaşanmaktadır. Hukuk, ekonomi, eğitim ve kültür alanları, amansız bir işgalin en açık görüntülerini sergilemektedir.
Yeniden İslama dönüşün bayraklarını, kuşkusuz İslam’ı en iyi bilen, yaşayan, yayan, alimler kaldıracaklardır. Artık peygamber beklemiyoruz. Alimler, onların varisleri ve vekilleri olarak, peygamber görevi göreceklerdir. Ümmetin önderleri olan alimler, İslamî hareketin başında, onu Allah’ın sünnetine uygun olarak götüreceklerdir. Böyle olursa hareket başarıya ulaşacak, emekler boşa gitmeyecektir. Alimlerin önderliğinde olan hareketlerin başarılı, aksine durumların ise başarısız ve sonuçsuz kaldığı, çağımızda yaşanan gerçeklerdir. Belki bu çabaların da mutlaka bir ecri olacaktır İnşallah ama, Allah’ın  kanunu ve Peygamberin sünnetinin terkinin de ama dünyevi, ama uhrevi bir sorumluluğu elbette olacaktır.

Kitaba bir takriz yazan Ramazan Pak Hocaefendi şunları söyler: “Muhterem Hocam Cemal Nar Bey’in “Alimin Önderliği” adlı kıymetli eserini zevkle okudum. Ve gerçekten faydalandım. Bu güzel eserin, kendisine İslam’ı  rehber edinen her Müslüman kardeşime de faydalı olacağına inanıyorum. Eser günümüzdeki bir çok eksikliklerimize, hatalarımıza, kusurlarımıza dikkat çekerek bizlere doğru yolu göstermektedir.
Kitabta  bir çok tesbitler var. Bunlardan birkaç tanesine dikkat çekmek istiyorum:
Bunlardan biri kitaba da  adını veren “âlimin önderliği” konusu. Bugün gerçek din âlimlerine ne de çok muhtacız. Şöyle bir düşünelim; Bugün gençlerimiz, insanlarımız kimleri örnek alıyor, kimlerin peşinden gidiyor..? Peki durumdan memnun muyuz? Gençlerimizin ahlakı, insanlığı nasıl? Üzülerek belirteyim ki, bugün insanımıza Âlimler değil, modacılar, sözde sanatçılar ya da  zenginler yön vermektedir. Ve bu yüzden insanlar  ruhsuzlaşarak makinalaşmıştır
İkici bir husus gerçek din âlimlerini yetiştirecek müesseselerin  açılmaması ve dînî ilimlerin küçümsenmesi, önemsenmemesidir. Müessesesi olmayan dinler ve ideolojiler unutulmaya, yok olmaya mahkumdur. Bugün okullarımızda yeteri kadar din eğitim ve öğretimine yer verilmemektedir Bu.gençlerden  İslâmî bir kimlik ve davranış beklemek doğru değildir. Ne verdin ki, ne bekliyorsun… Yeterince olmasa da  müsbet ilimlerle birlikte  dînî ilimlere  de yer veren İmam-Hatip Liselerine bile tahammül edilememekte ve kapanması için her tülü  hileye, desiseye baş vurulmaktadır. İmam-Hatip Liseleri kapanınca, İlahiyat fakülteleri de kendiliğinden kapanacaktır. Bugün muhtac olduğumuz en önemli şey, gerçek din âlimlerini yetiştirecek okullar açmak, bu okullara sahip çıkmaktır. Esasen bunun alt yapısı imam-Hatip Liselerinde vardır. Bizim yapacağımız bu okullara sahip çıkmaktır. Eğer bu yapılırsa âlimin değerini anlayacak, onları örnek alacak, onların peşinden gidecek nesiller de yetişecektir.
Üçüncü bir husus da  ilim niçin elde edilmelidir konusudur. Bugün insanlar dünyevileştiği için, ilmi de sırf dünya  için öğrenmektedirler. Oysa gerçek ilim kişiyi Allah’a götüren, ebedî hayatı kazanmamıza vesile olan ilimdir. Batı kültürünün etkisi ile yetişen vatandaşlarımızın pek çoğu bu inanç ve düşünceden mahrumdur. Samîmî bir müslümanın nihâî hedefi Yüce Allah’ın rızası ve Cennet’te  Cemalüllah’tır. İslam, dünya ve âhiret mutluluğu için gönderilmiştir.
Sözü uzatarak kitapla aranıza perde olmak istemiyorum. Bunlar gibi daha pek çok tesbit ve yorumlarla buluşacaksınız.Yüce Rabbimden  bu eserin tesirini halketmesini, kardeşlerimin faydalanmasını ve  daha   nice  böyle güzel  eserlerle Hocamın bizlere  ışık tutmasını diliyorum.”
Kitap “Ukde” yayınlarından Nisan 2006 da çıkmıştır. 320 sayfadır.
                                                


ANILAR VE İBRETLER

Yazar, “Ümidimiz İslam Gençliğine..” ithaf etmiş bu kitabı. Kitap Serdar Yakar beyin Maraş’ı, kitap ve yazarını “takdim”i ile başlar. Bir  önsöz ile 47 yazıdan oluşur. 160 sayfa olan kitap, Ukde yayınlarının da ilk kitabıdır.
Yazara göre hayat bir medresedir; eğitir insanı. Tecrübeler de yaşama san'atını öğretir bizlere. Bu medresede uyanık öğrenciler, en küçük olaylardan bile çok büyük dersler çıkarabilirler, bilinçlerini berraklaştırabilirlerse eğer, bakışlarını biraz derinleştirebilirlerse. Hayat yolunun ışıklı ve coşkulu veya sönük ve seviyesiz olması biraz da buna bağlı. “Mutezilî değiliz, kul kendi fiilini kendi yaratmaz, ama aklının, iradesinin ve duygularının hakkını verebilirse, daha bilge, mutlu ve mutmain yaşayabilir. Cebriyeci de değiliz, ancak her gü-zellik, yeni güzelliklerin bir davetiyesidir.” Diyor.
Yüce Rabbimiz, yerlere göklere bakmamızı, arzda gezip toz¬mamızı, eşyayı dikkatle incelememizi, oluşumlar üzerinde düşün¬memizi ve bütün bunlardan dersler ve ibretler çıkarmamızı, hikme¬ti yakalamamızı, hakikati bulmamızı istemektedir. Dolu dolu yaşa¬mak bu olsa gerek. Bu yönüyle yaşamak tam bir temâşâ ve mace¬ra...
Dünya yüce Allah'ın isimlerinin, sıfatlarının, fiillerinin kıs¬men açığa çıktığı yer. Müslümanca yaşamanın ne harika olduğunu da gösterir bize. Burada yaşamak büyük bir nimet, büyük bir maz¬hariyet ve büyük bir fırsat... Çok sınırlı şu hayat bu cihetle çok tat¬lı. Gözümüz âhirette bizim ama, orayı arama yeri, özleme yeri olan bu dünya da işte bu yönüyle gerçekten çok tatlı ve heyecanlı.
Kitabın en büyük özelliği, her söyleyeceğini bir anıya dayandırır olması. Bu ise kitabı kolay okunur, kolay anlaşılır kılmış. Yazarın tatlı bir sohbet üslubu var ve bırakmıyor sizi kitabı bitirene kadar.
Konular ise kitap okuma, kültür, medeniyet ve değişimin getirdikleri, iman, ahlak ve toplumsal sorunlar, İslam’ın onlra getirdiği çözümler..
Sıcak ve sevecen bir kitap.


ARŞ GÖLGESİ

"Arş Gölgesi" içimize dönük bir kitap. Bizi kendimizle olmaya, kalbimizi dinlemeye davet ediyor. Kalbimizden yola çıkarak kendimizi sorgulamaya, ailemizi ve toplumumuzu değerlendirmeye çağırıyor. Gönül yolunu aydınlatmaya çağırı¬yor. Kalb gözü açık olanlar, halkın en şerlisi kimdir sorusuna kolay cevap veremezler. Bilmediklerinden değil, utandıklarından. "Haya Deyip Geçmeyin" diyen "Arş Gölgesi" insanî özelliklerimizi gündeme getiriyor ve bize, o gölge altında ya¬şama yöntemini sunuyor.

Çağımız, kalbini yitirmiş gibi. Akıl ve irade, hırsların, menfaatlerin ve zevklerin elinde zebun olmuş. Sevgi, merha¬met, emanet, istişare gibi duygular, aşk, iştiyak, vecd ve istiğ¬rak gibi kaybolmuş duygulardır. Ülkeler ve insanlar, gönül¬den uzaklaştıkça kuraklaştılar, kıtlaştılar, sığlaştılar... Yoksul¬luk, zulüm, sömürü ve sonuçta isyan, anarşi, katliam sanki ta-biileşti gibi, insanileşti gibi...

İnsan elbet bu değil. Yaşamak, bunun için değil.. Çünkü böylesi bir var oluş, övünülecek değil... Oysa, kalbini dinle-seydi, o, sahibini bilecek ve alıp götürecekti insanı O'na.. Geçmişte yaşanan altın çağlar, bir ütopya değildi. İnsan kalbi¬ni dinlese, o gerçek bir kerre daha gerçekleşecekti.. "Arş Göl¬gesi", bunun için insanı içindeki hazinelere çağırmaktadır.

Bu kitabın sayfalarından yola çıkanlar, önce kendileriyLe buluşacaklar ve 22 makaleyi azık edinerek güzel bir seyr-u süluka erecekler 156 sayfa boyunca. Kitap edepten yola çıkarak tasavvuf ve ahlaka, veli ve selefe, aile ve topluma uğrayarak kabe’ye doğru yürümektedir. Tatlı bir sohbettir kitap bir derviş seccadesinde, bir selvi gölgesinde.

 


BU SİSTEMDEN İSLAMA


Ateş gibi bir kitap. Kapağına dikkat ettiniz mi? Kafa zindanda, gövde serbest. Ama kitap zindan tanımayan bir üslupta yazılmış. Özellikle gençlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Böyle yazılar artık pek yazılmıyor.
Yazar iyi yükleniyor sisteme bu kitabında. Canı yanmış bir insanın ifadeleri Köroğlunun narası gibi patlıyor beyinlerde. Sistem bütün suçlarıyla sorgulanıyor ve İslam’dab çözümler sunuluyor.

Yazaea göre bu sistem bunalttı bizi. Geçmişimiz gibi geleceğimizi de kararttı. Ahiretimize helaktan, azaptan başka bir şey ver-mediği gibi dünyamız adına da bir şey vermedi. Çoğu kafirlerden daha sefildir halimiz. Zira, hiç olsun dünyaları mamur onların... Hiç olsun maddi bir refahları, kalkınmışlıkları var. Bu zalim sistem, onu da vermedi bize... İslamsızlıkla hem dünyamızdan olduk, hem ahiretimizden. Hz. Muhammed'i (AS) önder tammayan müslümanlara, Hz. İsa da sahip çıkmadı, Hz. Musa da... Bunalttı bu sistem bizi iyice... Ne haklarımızı verdi, ne özgürlüğümüzü. Ne kimlik bıraktı ne kişilik.... Bu sistem bir işgal ülkemizde, bir kırbaç üstümüzde., bir kabus kalbimizde.
Oysa İslam ne güzeldi. İslamlı geçmişimiz, geçmişteki medeniyetimiz ne güzeldi... İnsanlığımız, ne güzeldi imanla, ibadetle, hukukla, ahlakla... Niye değiştirdik ki kendimizi. Bak Allah da değiştirdi bizi... İş çok ciddiydi. Yaşamak ciddi bir işti, kulluk ciddi bir işti, nimetin bilincinde olmak, şükrünü eda etmek gerekti.
Kitap 28 makaleden oluşuyor. Ama biribiriyle bağlantılı makaleler. Sistemin gelişi, uygulanışı esnasındaki sorunlar ve inananlara yapışlan haksızlıklar, zulümler. Ve çıkış yolları. Kendş medeniyetimizde mutlu olmanın yolları ve yordamları.
167 sayfa olan kitabı Ukde yayınları basmış. Bir solukta okunacak ateşli yazılar, insanları geçmişin söylemlerine götürmekte ve ağızlarda ayrı bir tad bırakmakta.


İSLAM SANCISI

İslam’ı insanlara duyurma sancısı çeken bir yüreğin kağıda döktüğü 25 makaleden meydana gelen kitap, tebliğ, irşad, hizmet, eğitim, bireyden toplum ve devlete yürüme etrafında dönüp dolaşan yazılardan oluşur.
Kitabın macerasını şu sözler özetler mi bilmem: Geçen asır İslam medeniyetinin yıkılış asrı idi. İlmen yıkılış değildi belki, ama siyaseten yıkılıştı. İslam devleti mağlub olmuş, müslüman halklar birbirine düşürülmüş, ırkçı¬lık bünyede onulmaz yaralar açmış, müesseselerimiz bir bir tarihe karışmış... Hilafet yok, şeriat yok, medrese yok, tekke yok, vakıf yok olmuş. Akif anlatıyor "Safahat"ında. Hayret ediyorum, nasıl kalbi çatlamadı onun? Nasıl dayandılar bu yı-kılışın karşısında?.. Bu yangının, bu harabelerin, bu mezaristanın karşısında?.. Onlara çok acıyor ve rahmet okuyorum..
Biz ise şanslıyız onlara göre.. Biz yıkılan bir ülkede ye¬niden yapılanmalar görüyoruz az da olsa.. Yangın yerlerinde yeşermeler var. Mezaristan kabarıyor, ürperiyor, titriyor; öyle ümid ediyoruz ki ikinci İslam medeniyetini doğuracak. Ba¬şında Kur'an ve Sünnet fakültelerinden ehliyetle yetişmiş alimler var bu doğumun, bu ümmetin. Canlarını, kanlarım, mallarını, izzetlerini, şereflerini ortaya koymuş da cihada gir¬miş kahramanlar var, rehberler var, mürşidler, mücahidler var. Zulüm görüyorsak da, yıkılmış yıkılacağı kadar, bundan son¬ra hep yapılanma var, gelişme var, diriliş var, ümidimiz var; seherdeyiz, şafak yakındır diyoruz.
Bu çağ çok zalimler gördü. Çok zalim sistemler gördü İslam'dan sonra. Ama hepsi de bitti, tükendi. Artık insanlara verecek bir şeyleri kalmadı. İflas ettiler. Bunalan insanlık aslında İslam’ı arıyor farkında olmadan.
İslam tam da böyle bir cahiliyye üstüne gelmişti zamanında. Yeniden gelecek, önce kendi insanıyla buluşacak, inananlarla buluşacak yeniden ve onlarla birlikte hep beraber tüm insanlığın gönül kapısını çalacak ve buluşacaklar mazlumlarla, mağdurlarla. Yeniden bir medeniyet inşa edecekler onlarla. Bu kitapta bu inşanın kodları verilmekte okuyucularına.

 


İSLAMLAŞMA BİLİNCİ


Konuşurken sık sık "şuurlu müslüman" kavramını kul¬lanırız. Bir kısmını överiz insanların, bir kısmını da "şuursuzlukla, "bilinçsizlik"le itham ederiz. Bu yazarın kafasına da takıl¬mış. "Hadi anlat bakalım, şuurlu bir müslüman nasıl olur?" dense, acaba neler anlatacağız? Bu konuda yazılmış bazı ki¬tapları hatırlamış.. Bunlar iyi bir müslümanın nasıl olması ge¬rektiğini, müslümanın şahsiyet ve özelliklerini Kur'an ve sün¬net çerçevesinde işliyorlarmış..
Ama yazarın düşündüğü bunlardan biraz farklıymış. Diyor ki: “. Ben¬deniz işin biraz sistem tarafı ağır bassın istiyordum. İslam dışı yönetim ve yapılanmaları sorgulayıcı, İslam devlet ve hüküme¬tinin özelliklerini öğretici, dünya ve ülke siyasetini kavratıcı ol¬sun, insanımıza kafirler, münafıklar ve beramlarca aldatılmaya imkan bırakmayıcı bir şuur, bir bilinç kazandırsın, kısacası in¬sana, olaylara ve kurumlara İslamcı bir bakış, bir feraset getir¬sin ve üstelik bunu da kestirmeden yapsın istiyordum. Kur'an ve sünnetin özü olsun ama, uzun uzun deliller, tahliller, hik¬metler ve yorumlardan uzak, kısa ve öz olsun istiyordum.
Yazar 38 başlık seçmiş bilinçli bir Müslüman için. 156 sayfada bunu özetlemiş. Her yazı bir kitap sanki. Lise ve üniversite gençliğinin, öğretmen ve İmam hatiplerin el kitabı. Oku oku ve saatlerce yorumla, aç ayrıntılarıyla… tam bir el kitabı yani. İmanda tutunda devlete kadar, emperyalizmden tutn da içimizdeki kafir ve münafıklara kadar, anayasadan tutun da yasama, yürütme ve yargıya kadar, partiden lidere, ekonomiden eğitim ve irşada kadar her bir konu kitaplık çapta makalelerle sunulmuş.
İslamcı gençliğin bu el kitabı olarak yazılanların en güzellerinden bir eser.


TASAVVUFUN ANAHTARI

Tasavvuf, İslami ilim dallarından biridir. Kaynağı Kur'an ve sünnettir. Bu itibarla, ResuluUah (SAV) Efendimize nübüvvetin gelişiyle başlar. Aslında tasavvuf, semavi şeriatla¬rın hakikatlanyla vasıflanmaktan başka bir şey olmadığına gö¬re, Hz. Adem (AS)den bu yana gelmiş bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din ve şeriatların manevi ve ahlakî yönünün ya¬şanması olarak düşünürsek tasavvufun başlangıcını, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (AS)e kadar götürebiliriz.
O günden bu yana tasavvuf, şeriatın ameli tarafları olan emir ve yasakları içten gelerek, aşk, şevk ve zevkle yaşama¬nın, kalbi ve nefsi her türlü düşük duygulardan, düşünceler¬den ve huylardan arındırıp durulamanın ve yerlerine güzel huyları yerleştirmenin bir güzel vesilesidir.
her zaman gündemde olan tasavvufu tanıtıcı bir sempozyuma yazar da çağrılır yaptığı konuşma beğenilir. Bazı dostları ondan bu anlattıklarını kaleme almasını ve küçük bir kitapçık olarak kendilerine sunmasını isterler. Çünkü “tasavvuf nedir?” sorusuna “al oku” diyebilecekleri ölçüde kısa ve kapsamlı bir kitap bulamamaktadırlar.
Yazar kabul eder ve ortaya “Aydınlanma Yolu Tasavvuf” adlı kitabı çıkar. Ondan da bir özet çıkararak işte bu kısa ama öz, gerçekten hap gibi faydalı kitap çıkar.
88 sayfadan oluşan kitap üç bölümdür: Tasavvuf, Tarikatlar ve Akla takılanlar. Son bölümde ilginç sorulara dikkat çekici cevaplar verilmiş.
Tasavvuf ve tarikatlar konusunda güzel bir el kitabı.


İLİM VE İKTİDAR

İlmin değerinin kavranması, elde edilmesi ve başkalarına ulaştırılması İslam medeniyetinin en önemli meselesidir. İslam toplumu, yüce yaratıcımızın şehadetiyle yeryüzünün en değerli, en hayırlı toplumudur.  Bu değer ve hayırlılık, insanlığı İslam’a, yani sonsuz hayra davet etmelerinden kaynaklanmaktadır. “Alimin Önderliği” adlı eserimizde geniş olarak anlatıldığı gibi Allah insanlara artık yeni bir peygamber göndermeyecektir. Gerek de yoktur. Çünkü peygamberin gönderiliş sebebi, Allah’tan ilahî sözleri alarak insanlığa iletmektir. Oysa Allah’ın ilahi sözleri (vahiy) elimizdedir. Hiçbir kelimesi değiştirilmeden günümüze kadar gelen kutsal kitabımız Kur’an elde iken, ilâhî kelam bizimle iken, yeni bir peygambere ne gerek var! Son peygamber Hz. Muhammed (sav.) onu tebliğ ettiği gibi, gerekli açıklamasını, hatta uygulamasını da yapmıştır. Bundan sonrası onu doğru anlayıp doğru yaşamak ve anlatmaktan, her çağın dili ve idraki ile o çağın insanlarına duyurup kavratmaktan başkası değildir.

Bunu kim yapacak?

Bunu genel olarak İslam toplumu, özel olarak da alimler yapacaktır. Artık peygamberlerin vazifesi onların omzundadır. İşte hayırlı oluşları da bu görevi yapıp yapmamalarına bağlıdır. İslam toplumu kendi içlerinden, peygamberlerin ilim, ahlak ve tebliğ usulünü iyi öğrenmiş ve nefislerinde uygulamış alimleri yetiştirmek ve bu dini nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa oralara kadar götürüp duyurmak  borcundadır. Bu duyurma işi, onlara her halükarda düşen bir görevdir, bir sorumluluktur. İslamî ıstılahıyla ifade edersek bu “tebliğ” ve “irşad” bir “farz-ı kifaye”dir.

Bu bakımdan alimler hem içlerinden çıktığı İslam toplumunun, hem de İslam’a davet ettikleri top yekun insan toplumlarının tabii önderleridir. Toplumlar bu önderleri ne kadar içten severek benimser ve yönlendirmelerine olumlu yaklaşırlar ve uyarlarsa, hiç şüphesiz hem bu dünyada, hem de ahirette o kadar mutlu olurlar.

Her toplum, bir yönetimle düzene girmiştir. İslam toplumu da İslam kanunlarıyla işlerini düzenleyen toplumdur. Haliyle bu toplumun yöneticileri, bu düzeni en iyi bilen ve yaşayan alimlerden olmalıdır. Nitekim halife olabilmenin bir şartı da ilimdir. Böyle olursa toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan yöneticiler arasında güzel bir uyum ve ahenk oluşur. Bir kısmı resmen yönetimde görevlerini yerine getirirken, bir kısmı da sivil olarak insanlara eğitim ve terbiye ile faydalı olmaya çalışırlar.  Toplum da bundan fevkalade yarar görür. İslam toplumlarında normalde olması gereken  de budur.

Ancak  normalde olması gereken bu durum olmaz da bir şekilde İslam toplumunun başına cahiller geçer veya alim de olsalar İslam kanunlarını uygulamaz da keyiflerini kanun yaparlarsa, işte o zaman toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan idareciler arasında mutlaka çatışma çıkar. Bu durumda bu çatışma kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunun gerekçelerini kitap boyu göreceğiz. Haliyle bundan da herkes zarar görür. Çatışmanın ikinci olma ihtimali biraz daha zordur. Yani yöneticilerin iyi, ama alimlerin kötü olması durumu. Bu durumda söylenmesi gerekenler “Alimin Önderliği” kitabımızda işlenmiştir.

Kitabımız bu açıdan kısaca İslam’da yönetim ve yöneticileri hatırlatma ile başlar. Çünkü bu konuyu “İslamda Devlet Ve Siyaset” adlı eserimizde enine boyuna incelemiştik. Sonra idareci/yönetici olma ve devlet işlerinde görev alma, memur olmanın olumlu veya olumsuz taraflarını, idarecilere itaat edilecek ve edilmeyecek yerleri açıklar. Devlet Başkanının azlinde yaşanan proplemi inceler. Ayrıca halife ve diğer idarede görev alanlarla sivil alimlerin ve halkın müsbet ve menfi ilişkilerini geniş olarak araştırır. İlim, alim ve alimin sorumluluklarının açıklanması işini daha önce yazdığımız “Alimin Önderliği” adlı kitabımızda yaptığımız için, bu üç kitap seri halinde bir bütün olarak okunursa daha derli toplu bir anlayışa ulaşılabilir kanaatindeyiz.

 


İLİM VE ÖZGÜRLÜK


Bu kitap “İlim Serisi”nin dördüncü halkasıdır. Birinci kitap olan “Alimin Önderliği”nde ilmin kıymetini, alimin değerini ve görevini, yani sorumluluğunu işlemiştik. İkinci kitap olan “İslamda Devlet ve Siyaset”de alimin yönetimdeki yeri ve görevi, sorumluluğu, İslam’da yönetim biçimi, devlet, siyaset ve hilafet anlatılmıştı. Üçüncüsü olan “İlim Ve İktidar”da ise alimin toplumu eğitmesi ve devleti denetlemesi konu edinilmişti.

Bu kitapda ise çağdaş dünyada özellikle Türkiye’de alim ve İslamî ilimlerin durumu, değeri ve edinilmesi  söz konusu edilmektedir. Çağımız zor bir zamandır bu açıdan. Zor ve yaman bir zaman dilimi. Belkide İslam, uzun serüveni boyunca böylesine zorlu ve çetrefilli bir dönem görmedi. Ümmet bu kadar yaman bir maddi ve manevi işgale uğramadı. Böylesine sömürülmedi. Emeği ve alın teri, tıpkı inancı gibi bu zalim çağdaki kadar aşağılanmadı. Haçlı saldırıları, hatta Moğol ve Tatar istilası dahi bu kadar sarsmadı onu herhalde. Bu kadar kendinden, kendi benliğinden uzaklaştırmadı. Bu kadar irtidatlara sebep olmadı…

Bu çağda siyaseten mağlup olmuştu İslam. Çağ başına çullandı. Afakını çelik zırhlı duvarlarla sarıp sarmalamış tek dişli canavar batıdan tutun da, onların ayarttığı “kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” olan yedi düvel, İslam ümmetine çullandı ve elini ayağını bağladı. Öyle tedbirler alıyorlardı ki, şeytanın aklına gelmez. Amacı, İslam bir daha ayağa kalkmasın ve kendisine baş kaldırmasın…

Bu sefer iyi hazırlanmıştı batı. Silah kadar ilimle de vurdu İslam’ı. Hem de İslamî ilimlerle. Önceden keşif kolları çıkardı ülkelerimize. Bu öncü birlikler, ilim kisvesiyle geldiler içimize. Bizi ve bizi biz yapan bütün değerlerimizi araştırdılar. Amaçları arkadan gelen emperyalist ordulara akıl vermek ve yol göstermekti. Oryantalizmin amacı buydu ve bunda da başarılı oldular. Batı, kalıcı bir zafer istiyordu. Bütün raporlar ise bunun temini için, Kur’an’ın hayattan kaldırılmasını salık veriyordu.

Kur’an bütün İslamî ilimlerin kaynağıdır ve hayatı düzenleyen kitaptır. O Müslümanların ellerinde olduğu sürece onlar aziz olarak daima yükselecekler, O ellerinden düştüğü zaman da daima sürüneceklerdir. Bunu anlamıştı müsteşrikler ve böyle rapor vermişlerdi.

19. yüzyıl böyle bir zaman dilimiydi Müslümanlar için. İlimlerin gerilediği, askerin mağlubiyet içinde sarsıldığı, idarecilerin düzenin temel esaslarından şüpheye düştüğü, batı taklitçiliğinin kurtuluş sanıldığı günler. Ve batının son hamlesiyle İslam coğrafyasını düşürdüğü yıllar. Yaşanan şimdi açıktan işgal idi. Görünen, fiilî işgal yani. Her yerde düşman ordusu kol geziyordu.

İşgalciler bunun ilanihaye gitmeyeceğini biliyorlardı. Varlıkları yerli halkı tedirgin ediyor ve kendilerinden kurtuluş için örgütleniyorlardı. Yaban illerde bu kadar askeri ziyan etmeğe gerek yoktu. Yapılacak iş, işgali manen el altından devam ettirecek yerli elemanlar bulup işleri onlara havale etmekti. Ama sömürünün devamı için de olmazsa olmaz bir şey gerekiyordu: İslam dinini hayattan silmek ve unutturmak. Bunun için Kur’an okullardan kaldırılmalı, İslam öğretilmemeli idi. Bunun gereği de İslam’ın hayattan  her şeyiyle sürülmesi, af buyurun bir çöpmüş gibi silinip süpürülmesi idi.Yoksa bütün emekler boşa gidebilirdi.

Bunun pazarlığını yaman yaptılar ve kabul ettirdiler ikbal peşinde koşan emanetçilerine. Meclislerinde bunu ilan ettikleri gün, aslında kalıcı zaferlerini ilan ettikleri gündü. Tabi denetime de açık tutarak.

İslam dünyasındaki “irtica” fırtınaları hep batıdan kopup geliyor dikkat ederseniz. Sanırım bunun birkaç garantör devleti de var. Ve sanırım ülkeyi savaşa sokmamak adına bazıları gönülsüz olsa da katılmakta bu yaygaralara… Sanırım bazılarının arada bir çıkıp “Dünyayla savaşamazsınız” demelerinin altında da bunlar yatmakta. “Dünyayla”, yani batıyla… Çare göremiyorlar teslim olmaktan başka…

Ama bir gerçek var ki  hakkıyla bilinmemekte batılılarca ve emanetçilerince. O da Müslümanlar, neye mal olursa olsun, dinlerinden asla vazgeçmezler. Diri diri ateş çukurunda yanarlar,  ama İslam’dan sonra inkara kanmazlar. Onun için hakla batıl arasındaki kavga sona ermez asla. Zaman zaman batıl galip gelse de bu kalıcı eğil, geçici bir durumdur. Hak, batılla sınanmaktadır o zamanlarda. “Hak Batıl Mücadelesi” kitabımızda bunu anlattık enine boyuna. İşte peygamberler tarihi ortada. İslam tarihi de ortada.

Allah (azze ve celle)ın insanlar arasında dönderip dolaştırdığı “zafer günleri”nin sırası bize gelmiştir. Müslümanlar şimdi bu büyük zafer için cihada hazırlanmakta…

Bu cihad önce ilimle olacaktır. İlim ve kültürle. İlim ve ikna ile. İlim ve hikmete dayalı irşat ve tebliğle. Engellenmez inşallah bu hayırlı çabalar. Eğer engellenirse, savaş kaçınılmaz olur biz istemesek de.

İslam bir dindir. Bize göre Allah (azze ve celle)  katında tek geçerli dindir hem de. Onun öğrenilmesini, yaşanmasını ve başkalarına öğreterek yayılmasını engellemek çağın anlayışına  tersdir. İnsan haklarına aykırıdır. Din ve vicdan özgürlüğü her din için bunu gerekli görmüştür. Bu bizim ülkemizde de anayasal bir haktır ve laikliğin de temel gerekçesidir. Yani ister azınlık olsun ister çoğunluk, hiç kimse dinini öğrenmekten ve öğretmekten, yaşamaktan ve yaşatmaktan engellenemez. Biz dahi gerekli görürüz bunu hem kendimiz, hem de başkaları için. Bu haklarımıza engel olan kişi ve kurumlar, yasa dışıdırlar ve suç işlemektedirler.

Ancak malesef her şey kitaplarda, ya da yasalarda  yazıldığı gibi değildir. Bazen en büyük zulümler yasa kılıfında yapılmaktadır. Asıl sorun da burada değil midir zaten?. Birisi

 Beşerin türlü dalaletleri var,
 Putunu kendi yapar kendi tapar

Demiş. Bu, yasaları yaparken de, uygularken ve yargılarken de sık sık yaşanmaktadır maalesef.

İşte bu açıdan çağımızı, özellikle de içinden geçtiğimiz zaman dilimini bu açıdan söz konusu ettik bu kitapta. İlme ve İslam’a davet için bir hamle daha diyerek.

 


İMAN VE ETKİSİ

İslam’ı bir binaya benzetirsek O’nun temeli iman ve akaid, dört duvarı namaz, oruç, zekat ve hac, çatısı da cihaddır.İman olmadan yapılan bütün işler, son derece yararlı ve değerli olsalar da, Allah tarafından hiç kıymete alınmayacak ve sahibini sonsuz azaptan kurtarmayacaktır.Belki dünyada sahibine şan ve şöhret, makam ve iktidar, iş ve eş gibi geçici güzellikler getirseler de, onlar bütün bu güzelliklerle iyiliklerini dünyada yiyip bitirdiklerinden, ahirette karşılık adına zırnık alamayacaklardır.Örnek verecek olursak, bazıları derler ki:

-Edison elektiriği bulmakla insanlığa hizmet etmiştir, bunun mükafatını almayacak mı?

-Evet, dünyada almıştır alacağını.Ahirete gelince, eğer imanlı gitmemişse, bütün işleri boşa çıkarılmıştır, elbette alamayacaktır. İşte ayet:”İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah boşa çıkarır.”(Muhammed, 1.)

Selefimiz, imanla ilgili küçük risaleler yazmışlardır. Fakir de, ahirette imanıma şahit olacak böyle bir kitapçık yazmayı hep istemişimdir. Şimdi, bu kitabın bir bölümüyle de olsa, bunu gerçekleştirmeyi ihsan eden Allah’a şükretme zamanımdır.     


İMAN'IN KIYMETİ VE KORUNMASI 


“İman” derken bu kitapda anlatmak istediğimiz bir akaid veya kelam konuları çerçevesinde imanı ele almak değil, belki imanın daha çok birey bazında insana dünya ve ahirette kazandırdıkları değer ve güzelliklerin bir kısmından  bahsetmek ve onun korunması için her türlü fedakarlığa katlanmanın zaruretini anlamaktır. Bu aynı zamanda ona dayanarak içimizden ve dışımızdan iman davasına konan engelleri rahatlıkla aşmanın gerekliliğini de vurgulamaktır.

İman, lügat bakımından tasdik etmek, inanmak, emin olmak, aman vermek, emin kılmak gibi manalara gelmektedir.1 Terim olarak iman, Peygamberimiz Hz. Muhammed (as) in Allah (cc) tarafından Kuran ve Sünnet ile tebliğ ettiği kesin olarak bilinen haberlerin, ilahi esas ve hükümlerin hem toptan tamamına, hem de ayrı ayrı her birine, Allah’ın ve Resulünün muradına, kasdına, dileğine  uygun olarak iman etmektir.2

Kişinin bu imanında kendi arzu ve ihtiyarıyla tereddütsüz olarak tam bir itaat ve teslimiyet içinde kalben tasdik ve dil ile ikrar ve itiraf etmesi esastır.3

İşte Allah’a olan bu iman, O’nu bilmeyi, bilince de sevip itaat etmeyi gerektirir. İnsan ve toplum Allah’a iman ve itaattan sonra, ileride sayacağımız acı tecrübeleri yaşamayacaklar, belki en güzel örneğini asr-ı saadette gördüğümüz gibi cennet misali bir hayata daha bu dünyada  kavuşacaklardır.

Bunun nasıl olacağını ispat eden siyasi, idari, hukuki, iktisadi, vicdani ve ahlaki hayatta İslam’ın getirdiği ve insanın  kendine kalırsa asla erişemeyeceği ilahi kanunları belirten binlerce eser ve bu kanunların severek, isteyerek yaşandığı geçmiş tarihi asırlar vardır. İslam’ın doğup geliştiği yıllardan bu güne Müslümanların tarihi ile kafirlerin tarihini şöyle bir mukayese ederek inceleyenler görürler ki, biri hep ilmi, medeniyeti, hürriyeti, meşvereti, eşitliği, kardeşliği, sevgiyi, saygıyı, yardımı, hizmeti, ahlakı, saadeti gerçekleştirmiş, Allah için cihadda bulunmuştur. Öbürü ise daima cehaleti, taassubu, geriliği, esareti, zulmü, zorbalığı, keyfiliği, diktayı, güç ve kuvvetin sultasını, ahlaksızlığı, fuhşu, sınıflaşmayı, menfaat kavgalarını, sömürü için savaşı yaşamıştır.

“Orta çağın karanlığı” genelde İslam dünyasının dışında, özelde ise batıda, özellikle de Avrupa’dadır. Çünkü küfür dünyası kop koyu bir “orta çağ karanlığı” yaşarken aynı zaman diliminde, Müslümanlar onlara göre bir “altın çağ”,  bir “mutluluk çağı” yaşıyorlardı. “Orta çağ” denilince akla gelen “karanlık” sadece batıya mahsustur, küfre mahsustur. Müslümanların yaşadığı yerlerde karanlık olmaz. En azından olmamalıdır. Bu hükmün tek istisnası maalesef bu gündür, bu asırdır. Bunun da suçlusu asla İslam ve onunla arasına engeller konan müslümanlar değildir.

Gerçi bu asır da bu kadar ilim ve tekniğe rağmen koyu bir cehaleti yaşamaktadır. Çağdaş insanın durumu bütün acı gerçekliği ile gözler önündedir. Aya gitmek, yıldızlara gitmek, insanlığın sorunlarını çözmek değildir. İnsanın mutluluğuna katkı değildir. Hele hele gittikleri o yerler, ilerideki savaşlar için birer sebep ve üs olacaklarsa, belki katmerli bir felakettir.

İstisna dediğimize biraz açıklık getirelim. Biz Müslümanların maalesef kendi kimliğimizden, imanî izzetimiz ve özlü medeniyetimizden ayrılarak, aşağılık bir taklit ile küfür medeniyetinin bütün sorunlarını, açmazlarını, az bir teknik karşılığında almamızdır. Allah’ın ikazına rağmen maddi üstünlüklerine aldanmamızdır.1 Bizi biz yapan değerlerden kaçmamızdır.

“Olanda hayır var” denilir. “Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler.” denilmiştir. Bunda ne gibi hayırlar vardır veya ne gibi hayırları doğuracaktır henüz bilemiyoruz. Bildiğimiz, bir kere yıkıldık, ama ne yıkıldık!..

Neden?
İçimizde bir bozgun yaşadık.
Kendimizi değiştirdiğimiz için, Allah da bizi değiştirdi. Onun değişmeyen adetidir bu.2

Ancak bu yıkılışımız, uzun tarihî süreç içerisinde radyasyon gibi üstümüze çöken bid’ad, hurafe ve yanlış yapılanmalar gibi tortulardan kurtulup yeniden yaman bir kalkış için belki de gerekliydi, bilemiyoruz. Kitap ve sünnetten uzak düşen, Peygamberimiz  ve Hulefa-i Raşidin’in tatbik ettiği şûra’ya dayalı bir idari sistemden ayrılıp, krallığa dönüşen, tecdid ve ihya düşüncelerinden uzak, mevcut her türlü statukoyu sorgulamadan muhafazaya çalışan, taklitle savunamadığı zamane balyozlarıyla sarsılmış, çatlamış, oynamış bir binayı, belki yamama ve sıvama yerine, yıkıp yeniden yapmak gerekiyordu.

Belki kalkışımız asr-ı saadetteki gibi bir dinamizmi yeniden yaşamak, bütün dünyaya arzedilecek İslam’ın aziz yükü altında ezilmeyecek yakin bir imanı ve cihad şuurunu elde etmek içindir, bilemiyoruz.

Ancak, kesin bildiğimiz şu ki, dünya ve ahiret saadeti ancak ve ancak imana ve onun gerekliliklerine bağlıdır.3 

İslam’ın, onun iman, ibadet, hukuk ve ahlakının değeri, bireysel ve toplumsal fayda ve kıymetleri konusunda sayısız eserlerimiz vardır.  Eskilerin yazdığı “hikmet-i teşrî”lerin yanında, çağımızda da değişik coğrafyadan bir çok alim ve düşünürümüz bu konuda kalem oynatmışlardır. Çünkü materyalizm ve pozitivizm gibi bir çok batılı düşünce imana saldırmakta, topyekun dinleri reddetmekte idi ve malesef umulmadık bir şekilde yayılmakta idi.

Bizde de Ahmet Hamdi Akseki Hocamızın “İslam Tabii Fıtri Umumi Bir Dindir” isimli eseri, dinin, imanın, ibadetin ve ahlakın fert ve toplum hayatına kazandırdıklarını ve küfrün yıkımlarını anlatır. Dikkatleri pek çekmeyen bir güzel kitap da Dr. Miktad Yalçın’ın kaleminden çıkmıştır: “İman ve Ahlakın Hayati Değerleri”. Yusuf el-Kardavî’nin “İman ve Hayat” adlı eseri de bu konuda kayda değerdir. Ancak bu üç eser de bir hayli önce basılmış ve maalesef yeni baskıları bulunmayan faydalı kitaplardır.

Batının kapitalizm, komünizm ve faşizm gibi temelde materyalist sistemlerinin iflasını anlatan ve bu çağda küfür düzenlerinin kişi, aile ve toplum hayatına getirdikleri olumsuzlukları işleyen Ali Bulaç’ın “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler” adlı eseri, bu konuda belirtilmesi gereken eserler içinde bir el kitabı gibidir.

Bediuzzaman Said Nursî ve Hasan el-Benna’nın “Risaleleri”, Hüseyin Cisr’in “Risale-i Hamidiye”si de baştan sona imanı ve değerini anlatan muhteşem kitaplardır.

Eğer işin olumlu yönünden olumsuzunu bulmak isterseniz, yani İslam toplumuna bakarak mevcut yaşanan küfür toplumunu değerlendirmek isterseniz, o zaman salık vereceğimiz iki büyük eser var. Siz zaten biliyorsunuz onları. Ama ben adına işaret ederken, yeniden gündeme gelmesini istemiş olayım. İlki muhteşem kitabımız, medeniyetimizin temel kitabı “Kuran”dır. Bütün kitapların, onu daha iyi anlamak adına okunduğu aslî kitabımız, rehber kitabımız, hayatı kullanma kılavuzumuz, biricik düsturumuz Kur’an.

İkincisi ise bütün hadis kitaplarıdır. Özellikle “Kütüb-ü Sitte”yi içeren “Tac”, “Mişkat” ve “Riyazu’s Salihin”, biraz daha kapsamlı olan “Cem’u’l Fevaid” bunlar içinde çok okunan  güzel eserlerdir. Bu ikisini özellikle zikretmemiz, hem derli toplu, hem de çok yaygın oluşlarındandır.

Şimdi bir onların anlattığı topluma bakın, bir de bu içinde yaşadığımız sözüm ona “çağdaş” topluma. Arada “sera” ile “Süreyya” farkı var. Hani yolcu bir Van’a bakmış, bir de biçare eşeğine ve  demiş ya “Eyne Van, eyne merkep?” 

Biz de şöyle diyoruz: Nerde İslam toplumu, nerde çağdaş toplumlar!...

Yıllar önce 1989 da yazdığımız ve şimdi yeniden gözden geçirerek baskıya hazırladığımız bu ilk kitap çalışmamız, böyle bir mukayeseye bilinçli bir zemin hazırlamaya katkı sağlarsa, amacına ulaşmış demektir.


İSLAMDA DEVLET VE SİYASET


Bu kitap, “ilim” serisinin ikinci kitabıdır. Birincisi, daha önce basılan “Alimin Önderliği” isimli eserimizdi. O kitabımızın Birinci Bölümünde; “ilim”, İkinci Bölümünde; “alim” anlatılmış, Üçüncü Bölümünde ise; “alimin sorumluluğu” işlenmişti. Bu kitapta ise ilim ve alimler açısından devlet, hilafet ve siyaset işlenmektedir. Serinin üçüncü kitabı olan “İlim ve İktidar”da ise İslam’ın idareciliğe bakışı ile alimlerle idareciler arasındaki ilişkiler derinlemesine işlenmektedir. İnşallah bunu, serinin dördüncü kitabı olan “İlim ve Özgürlük” ile beşinci kitabı “Kitap Sevgisi Okuma Aşkı” takip edecektir. Ondan sonrası için Allah hep kerim…
İslam ümmeti kendi içlerinden, peygamberin ilim, ahlak ve tebliğ usulünü iyi öğrenmiş ve nefislerinde uygulamış alimleri yetiştirmek ve bu dini bütün dünyaya, hatta insan yaşayacaksa uzaya kadar götürmek ve duyurmak mecburiyetindedir. Çünkü bu “tebliğ” ve “irşad”, bir “farz-ı kifaye”dir.
Bu bakımdan alimler hem İslam toplumunun, hem de İslam’a davet ettikleri top yekun insanların tabii önderleridir. İnsanlar bu önderleri ne kadar sever ve izlerlerse, hem bu dünyada, hem de ahirette o kadar mutlu olurlar.
Her toplum, bir yönetimle düzene girmiştir. İslam toplumu da İslam kanunlarıyla işlerini düzenleyen toplumdur. Haliyle bu toplumun yöneticileri, bu düzeni en iyi bilen ve yaşayan alimlerden olmalıdır. Nitekim ileride görüleceği gibi halife olabilmenin bir şartı da ilimdir. Böyle olursa toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan yöneticiler arasında güzel bir uyum ve ahenk oluşur. Bir kısmı resmen yönetimde görevlerini yerine getirirlerken, bir kısmı da sivil olarak insanlara eğitim ve terbiye ile faydalı olmaya çalışırlar. Toplum da bundan fevkalade fayda görür. İslam toplumlarında normalde olması gereken de zaten budur.
Ancak normalde olması gereken bu durum olmaz da bir şekilde İslam toplumunun başına cahiller geçerse veya alim olsalar bile İslam kanunlarını uygulamaz da keyiflerini kanun yaparlarsa, işte o zaman toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan idareciler arasında mutlaka çatışma çıkar. Bu durumda bu çatışma kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunun gerekçelerini kitap boyu göreceğiz. Haliyle bundan da herkes zarar görür. Bilindiği gibi İslam birlik ve beraberliğe, barış ve huzura çok önem verir.
Çatışmanın olmasında ikinci ihtimal biraz daha zordur. Yani yöneticilerin iyi, ama alimlerin kötü olması ihtimali. Bu durumda söylenmesi gerekenler “Alimin Önderliği” kitabımızda işlenmiştir.
Kitabımız bu açıdan İslam’da devlet, hilafet ve siyaset gibi yönetim gerekliliğini, biçimlerini ve yöneticileri izah etmeye çalışır.
Bu serinin üçüncü kitabı “İlim ve İktidar” yazılıp bitmiştir. O kitabımızda da idareci/yönetici olma ve devlet işlerinde görev alma, memur olmanın olumlu veya olumsuz taraflarını, bütün bu görevlilerle sivil alimlerin ve halkın müsbet ve menfi ilişkilerini enine boyuna araştırmaya çalıştık. Bir başka deyişle alimlerin iktidardaki idarecilerle ilişkilerini söz konusu ettik. Hangi hallerde yardımlaşırlar, hangi durumlarda uzaklaşır ve muhalefet ederler, iyi yada kötü yöneticilerle özellikle de memuriyet ilişkilerini nasıl düzenlerler, denetim sorumluluklarını nasıl yaparlar işlenmektedir. İlim, alim ve alimin sorumluluklarının açıklanması işini daha önce yazdığımız “Alimin Önderliği” adlı kitabımızda yaptığımız için, bu kitaplar seri halinde bir bütün olarak okunursa daha derli toplu bir anlayışa ulaşılabilir kanaatindeyiz.
Bu “ilim serisi”nin ”İlim ve Özgürlük” adlı dördüncü kitabının da müsveddesi yazılıp bitmiştir. Orada da özellikle zamanımızda ilmin önündeki engellerden, insanın ilim öğrenmede karşılaştıkları zorluklardan, özellikle de dinî ilimleri öğrenme, yaşama ve yayma özgürlüğüne getirilen yasak veya kısıtlamalardan, bunları aşmanın yöntem ve yardımcılarından bahsettik.
Bu serinin beşinci kitabı olacak olan “Kitap Sevgisi Okuma Aşkı” yazım aşamasındadır. İçeriğini başlığı yeterince ifade ediyor zannediyorum.
Bu ve serinin diğer kitapları, insanların zihnini şöyle bir karıştırır da ilgi ve bilgi kıvılcımlarıyla bilinç ateşini canlandırırsa, beklenen faydayı bulur kanaatinde ve duasındayız. Yüce Yaratanımızdan çalışmalarımızı insanlara ihlas ile hizmete vesile ederek rızasına erdirmesini; riya, süm’a, makam, mansıp, şan ve şöhret isteği gibi düşüklüklerden korumasını dileriz.


 

Kitaplar

Ziyaretci Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün130
mod_vvisit_counterDün264
mod_vvisit_counterBu Hafta1673
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2432
mod_vvisit_counterBu Ay10252
mod_vvisit_counterGeçen Ay9299
mod_vvisit_counterToplam98100

Online (20 dakika önce): 7
Sizin IP'niz: 38.107.191.108
,
Bugün: Tem 30, 2010

[+]
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • blue color
  • green color