| Kitaplar |
|
|
|
|
ALİMİN ÖNDERLİĞİ Yazarın özellikle vurguladığına göre bu ümmet, insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmettir. Hayırlı oluşu, görevinden gelmektedir. Görevi ise; Allah’a iman, Allah’a davet, iyiliği emretme, kötülükten alıkoymadır.(1) Nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa, Allah’ın, tarihî sürec içerisinde sürekli olgunlaştırarak artık kemale erdirdiği, üstümüzdeki tamamlanmış nimeti ve razı olduğu din; yani yaşama biçimi olan İslam’ı oralara götürme ve örnek bir yaşayışla sunma, yani tebliğ…(2)
Kitaba bir takriz yazan Ramazan Pak Hocaefendi şunları söyler: “Muhterem Hocam Cemal Nar Bey’in “Alimin Önderliği” adlı kıymetli eserini zevkle okudum. Ve gerçekten faydalandım. Bu güzel eserin, kendisine İslam’ı rehber edinen her Müslüman kardeşime de faydalı olacağına inanıyorum. Eser günümüzdeki bir çok eksikliklerimize, hatalarımıza, kusurlarımıza dikkat çekerek bizlere doğru yolu göstermektedir. ANILAR VE İBRETLER Yazar, “Ümidimiz İslam Gençliğine..” ithaf etmiş bu kitabı. Kitap Serdar Yakar beyin Maraş’ı, kitap ve yazarını “takdim”i ile başlar. Bir önsöz ile 47 yazıdan oluşur. 160 sayfa olan kitap, Ukde yayınlarının da ilk kitabıdır. ARŞ GÖLGESİ "Arş Gölgesi" içimize dönük bir kitap. Bizi kendimizle olmaya, kalbimizi dinlemeye davet ediyor. Kalbimizden yola çıkarak kendimizi sorgulamaya, ailemizi ve toplumumuzu değerlendirmeye çağırıyor. Gönül yolunu aydınlatmaya çağırı¬yor. Kalb gözü açık olanlar, halkın en şerlisi kimdir sorusuna kolay cevap veremezler. Bilmediklerinden değil, utandıklarından. "Haya Deyip Geçmeyin" diyen "Arş Gölgesi" insanî özelliklerimizi gündeme getiriyor ve bize, o gölge altında ya¬şama yöntemini sunuyor. Çağımız, kalbini yitirmiş gibi. Akıl ve irade, hırsların, menfaatlerin ve zevklerin elinde zebun olmuş. Sevgi, merha¬met, emanet, istişare gibi duygular, aşk, iştiyak, vecd ve istiğ¬rak gibi kaybolmuş duygulardır. Ülkeler ve insanlar, gönül¬den uzaklaştıkça kuraklaştılar, kıtlaştılar, sığlaştılar... Yoksul¬luk, zulüm, sömürü ve sonuçta isyan, anarşi, katliam sanki ta-biileşti gibi, insanileşti gibi... İnsan elbet bu değil. Yaşamak, bunun için değil.. Çünkü böylesi bir var oluş, övünülecek değil... Oysa, kalbini dinle-seydi, o, sahibini bilecek ve alıp götürecekti insanı O'na.. Geçmişte yaşanan altın çağlar, bir ütopya değildi. İnsan kalbi¬ni dinlese, o gerçek bir kerre daha gerçekleşecekti.. "Arş Göl¬gesi", bunun için insanı içindeki hazinelere çağırmaktadır. Bu kitabın sayfalarından yola çıkanlar, önce kendileriyLe buluşacaklar ve 22 makaleyi azık edinerek güzel bir seyr-u süluka erecekler 156 sayfa boyunca. Kitap edepten yola çıkarak tasavvuf ve ahlaka, veli ve selefe, aile ve topluma uğrayarak kabe’ye doğru yürümektedir. Tatlı bir sohbettir kitap bir derviş seccadesinde, bir selvi gölgesinde.
BU SİSTEMDEN İSLAMA
Yazaea göre bu sistem bunalttı bizi. Geçmişimiz gibi geleceğimizi de kararttı. Ahiretimize helaktan, azaptan başka bir şey ver-mediği gibi dünyamız adına da bir şey vermedi. Çoğu kafirlerden daha sefildir halimiz. Zira, hiç olsun dünyaları mamur onların... Hiç olsun maddi bir refahları, kalkınmışlıkları var. Bu zalim sistem, onu da vermedi bize... İslamsızlıkla hem dünyamızdan olduk, hem ahiretimizden. Hz. Muhammed'i (AS) önder tammayan müslümanlara, Hz. İsa da sahip çıkmadı, Hz. Musa da... Bunalttı bu sistem bizi iyice... Ne haklarımızı verdi, ne özgürlüğümüzü. Ne kimlik bıraktı ne kişilik.... Bu sistem bir işgal ülkemizde, bir kırbaç üstümüzde., bir kabus kalbimizde. İSLAM SANCISI İslam’ı insanlara duyurma sancısı çeken bir yüreğin kağıda döktüğü 25 makaleden meydana gelen kitap, tebliğ, irşad, hizmet, eğitim, bireyden toplum ve devlete yürüme etrafında dönüp dolaşan yazılardan oluşur.
İSLAMLAŞMA BİLİNCİ
TASAVVUFUN ANAHTARI Tasavvuf, İslami ilim dallarından biridir. Kaynağı Kur'an ve sünnettir. Bu itibarla, ResuluUah (SAV) Efendimize nübüvvetin gelişiyle başlar. Aslında tasavvuf, semavi şeriatla¬rın hakikatlanyla vasıflanmaktan başka bir şey olmadığına gö¬re, Hz. Adem (AS)den bu yana gelmiş bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din ve şeriatların manevi ve ahlakî yönünün ya¬şanması olarak düşünürsek tasavvufun başlangıcını, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem (AS)e kadar götürebiliriz. İLİM VE İKTİDAR İlmin değerinin kavranması, elde edilmesi ve başkalarına ulaştırılması İslam medeniyetinin en önemli meselesidir. İslam toplumu, yüce yaratıcımızın şehadetiyle yeryüzünün en değerli, en hayırlı toplumudur. Bu değer ve hayırlılık, insanlığı İslam’a, yani sonsuz hayra davet etmelerinden kaynaklanmaktadır. “Alimin Önderliği” adlı eserimizde geniş olarak anlatıldığı gibi Allah insanlara artık yeni bir peygamber göndermeyecektir. Gerek de yoktur. Çünkü peygamberin gönderiliş sebebi, Allah’tan ilahî sözleri alarak insanlığa iletmektir. Oysa Allah’ın ilahi sözleri (vahiy) elimizdedir. Hiçbir kelimesi değiştirilmeden günümüze kadar gelen kutsal kitabımız Kur’an elde iken, ilâhî kelam bizimle iken, yeni bir peygambere ne gerek var! Son peygamber Hz. Muhammed (sav.) onu tebliğ ettiği gibi, gerekli açıklamasını, hatta uygulamasını da yapmıştır. Bundan sonrası onu doğru anlayıp doğru yaşamak ve anlatmaktan, her çağın dili ve idraki ile o çağın insanlarına duyurup kavratmaktan başkası değildir. Bunu kim yapacak? Bunu genel olarak İslam toplumu, özel olarak da alimler yapacaktır. Artık peygamberlerin vazifesi onların omzundadır. İşte hayırlı oluşları da bu görevi yapıp yapmamalarına bağlıdır. İslam toplumu kendi içlerinden, peygamberlerin ilim, ahlak ve tebliğ usulünü iyi öğrenmiş ve nefislerinde uygulamış alimleri yetiştirmek ve bu dini nerede bir insan topluluğu yaşıyorsa oralara kadar götürüp duyurmak borcundadır. Bu duyurma işi, onlara her halükarda düşen bir görevdir, bir sorumluluktur. İslamî ıstılahıyla ifade edersek bu “tebliğ” ve “irşad” bir “farz-ı kifaye”dir. Bu bakımdan alimler hem içlerinden çıktığı İslam toplumunun, hem de İslam’a davet ettikleri top yekun insan toplumlarının tabii önderleridir. Toplumlar bu önderleri ne kadar içten severek benimser ve yönlendirmelerine olumlu yaklaşırlar ve uyarlarsa, hiç şüphesiz hem bu dünyada, hem de ahirette o kadar mutlu olurlar. Her toplum, bir yönetimle düzene girmiştir. İslam toplumu da İslam kanunlarıyla işlerini düzenleyen toplumdur. Haliyle bu toplumun yöneticileri, bu düzeni en iyi bilen ve yaşayan alimlerden olmalıdır. Nitekim halife olabilmenin bir şartı da ilimdir. Böyle olursa toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan yöneticiler arasında güzel bir uyum ve ahenk oluşur. Bir kısmı resmen yönetimde görevlerini yerine getirirken, bir kısmı da sivil olarak insanlara eğitim ve terbiye ile faydalı olmaya çalışırlar. Toplum da bundan fevkalade yarar görür. İslam toplumlarında normalde olması gereken de budur. Ancak normalde olması gereken bu durum olmaz da bir şekilde İslam toplumunun başına cahiller geçer veya alim de olsalar İslam kanunlarını uygulamaz da keyiflerini kanun yaparlarsa, işte o zaman toplumun tabii önderleri olan alimler ile siyasi önderleri olan idareciler arasında mutlaka çatışma çıkar. Bu durumda bu çatışma kaçınılmaz bir sonuçtur. Bunun gerekçelerini kitap boyu göreceğiz. Haliyle bundan da herkes zarar görür. Çatışmanın ikinci olma ihtimali biraz daha zordur. Yani yöneticilerin iyi, ama alimlerin kötü olması durumu. Bu durumda söylenmesi gerekenler “Alimin Önderliği” kitabımızda işlenmiştir. Kitabımız bu açıdan kısaca İslam’da yönetim ve yöneticileri hatırlatma ile başlar. Çünkü bu konuyu “İslamda Devlet Ve Siyaset” adlı eserimizde enine boyuna incelemiştik. Sonra idareci/yönetici olma ve devlet işlerinde görev alma, memur olmanın olumlu veya olumsuz taraflarını, idarecilere itaat edilecek ve edilmeyecek yerleri açıklar. Devlet Başkanının azlinde yaşanan proplemi inceler. Ayrıca halife ve diğer idarede görev alanlarla sivil alimlerin ve halkın müsbet ve menfi ilişkilerini geniş olarak araştırır. İlim, alim ve alimin sorumluluklarının açıklanması işini daha önce yazdığımız “Alimin Önderliği” adlı kitabımızda yaptığımız için, bu üç kitap seri halinde bir bütün olarak okunursa daha derli toplu bir anlayışa ulaşılabilir kanaatindeyiz.
İLİM VE ÖZGÜRLÜK
Bu kitapda ise çağdaş dünyada özellikle Türkiye’de alim ve İslamî ilimlerin durumu, değeri ve edinilmesi söz konusu edilmektedir. Çağımız zor bir zamandır bu açıdan. Zor ve yaman bir zaman dilimi. Belkide İslam, uzun serüveni boyunca böylesine zorlu ve çetrefilli bir dönem görmedi. Ümmet bu kadar yaman bir maddi ve manevi işgale uğramadı. Böylesine sömürülmedi. Emeği ve alın teri, tıpkı inancı gibi bu zalim çağdaki kadar aşağılanmadı. Haçlı saldırıları, hatta Moğol ve Tatar istilası dahi bu kadar sarsmadı onu herhalde. Bu kadar kendinden, kendi benliğinden uzaklaştırmadı. Bu kadar irtidatlara sebep olmadı… Bu çağda siyaseten mağlup olmuştu İslam. Çağ başına çullandı. Afakını çelik zırhlı duvarlarla sarıp sarmalamış tek dişli canavar batıdan tutun da, onların ayarttığı “kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” olan yedi düvel, İslam ümmetine çullandı ve elini ayağını bağladı. Öyle tedbirler alıyorlardı ki, şeytanın aklına gelmez. Amacı, İslam bir daha ayağa kalkmasın ve kendisine baş kaldırmasın… Bu sefer iyi hazırlanmıştı batı. Silah kadar ilimle de vurdu İslam’ı. Hem de İslamî ilimlerle. Önceden keşif kolları çıkardı ülkelerimize. Bu öncü birlikler, ilim kisvesiyle geldiler içimize. Bizi ve bizi biz yapan bütün değerlerimizi araştırdılar. Amaçları arkadan gelen emperyalist ordulara akıl vermek ve yol göstermekti. Oryantalizmin amacı buydu ve bunda da başarılı oldular. Batı, kalıcı bir zafer istiyordu. Bütün raporlar ise bunun temini için, Kur’an’ın hayattan kaldırılmasını salık veriyordu. Kur’an bütün İslamî ilimlerin kaynağıdır ve hayatı düzenleyen kitaptır. O Müslümanların ellerinde olduğu sürece onlar aziz olarak daima yükselecekler, O ellerinden düştüğü zaman da daima sürüneceklerdir. Bunu anlamıştı müsteşrikler ve böyle rapor vermişlerdi. 19. yüzyıl böyle bir zaman dilimiydi Müslümanlar için. İlimlerin gerilediği, askerin mağlubiyet içinde sarsıldığı, idarecilerin düzenin temel esaslarından şüpheye düştüğü, batı taklitçiliğinin kurtuluş sanıldığı günler. Ve batının son hamlesiyle İslam coğrafyasını düşürdüğü yıllar. Yaşanan şimdi açıktan işgal idi. Görünen, fiilî işgal yani. Her yerde düşman ordusu kol geziyordu. İşgalciler bunun ilanihaye gitmeyeceğini biliyorlardı. Varlıkları yerli halkı tedirgin ediyor ve kendilerinden kurtuluş için örgütleniyorlardı. Yaban illerde bu kadar askeri ziyan etmeğe gerek yoktu. Yapılacak iş, işgali manen el altından devam ettirecek yerli elemanlar bulup işleri onlara havale etmekti. Ama sömürünün devamı için de olmazsa olmaz bir şey gerekiyordu: İslam dinini hayattan silmek ve unutturmak. Bunun için Kur’an okullardan kaldırılmalı, İslam öğretilmemeli idi. Bunun gereği de İslam’ın hayattan her şeyiyle sürülmesi, af buyurun bir çöpmüş gibi silinip süpürülmesi idi.Yoksa bütün emekler boşa gidebilirdi. Bunun pazarlığını yaman yaptılar ve kabul ettirdiler ikbal peşinde koşan emanetçilerine. Meclislerinde bunu ilan ettikleri gün, aslında kalıcı zaferlerini ilan ettikleri gündü. Tabi denetime de açık tutarak. İslam dünyasındaki “irtica” fırtınaları hep batıdan kopup geliyor dikkat ederseniz. Sanırım bunun birkaç garantör devleti de var. Ve sanırım ülkeyi savaşa sokmamak adına bazıları gönülsüz olsa da katılmakta bu yaygaralara… Sanırım bazılarının arada bir çıkıp “Dünyayla savaşamazsınız” demelerinin altında da bunlar yatmakta. “Dünyayla”, yani batıyla… Çare göremiyorlar teslim olmaktan başka… Ama bir gerçek var ki hakkıyla bilinmemekte batılılarca ve emanetçilerince. O da Müslümanlar, neye mal olursa olsun, dinlerinden asla vazgeçmezler. Diri diri ateş çukurunda yanarlar, ama İslam’dan sonra inkara kanmazlar. Onun için hakla batıl arasındaki kavga sona ermez asla. Zaman zaman batıl galip gelse de bu kalıcı eğil, geçici bir durumdur. Hak, batılla sınanmaktadır o zamanlarda. “Hak Batıl Mücadelesi” kitabımızda bunu anlattık enine boyuna. İşte peygamberler tarihi ortada. İslam tarihi de ortada. Allah (azze ve celle)ın insanlar arasında dönderip dolaştırdığı “zafer günleri”nin sırası bize gelmiştir. Müslümanlar şimdi bu büyük zafer için cihada hazırlanmakta… Bu cihad önce ilimle olacaktır. İlim ve kültürle. İlim ve ikna ile. İlim ve hikmete dayalı irşat ve tebliğle. Engellenmez inşallah bu hayırlı çabalar. Eğer engellenirse, savaş kaçınılmaz olur biz istemesek de. İslam bir dindir. Bize göre Allah (azze ve celle) katında tek geçerli dindir hem de. Onun öğrenilmesini, yaşanmasını ve başkalarına öğreterek yayılmasını engellemek çağın anlayışına tersdir. İnsan haklarına aykırıdır. Din ve vicdan özgürlüğü her din için bunu gerekli görmüştür. Bu bizim ülkemizde de anayasal bir haktır ve laikliğin de temel gerekçesidir. Yani ister azınlık olsun ister çoğunluk, hiç kimse dinini öğrenmekten ve öğretmekten, yaşamaktan ve yaşatmaktan engellenemez. Biz dahi gerekli görürüz bunu hem kendimiz, hem de başkaları için. Bu haklarımıza engel olan kişi ve kurumlar, yasa dışıdırlar ve suç işlemektedirler. Ancak malesef her şey kitaplarda, ya da yasalarda yazıldığı gibi değildir. Bazen en büyük zulümler yasa kılıfında yapılmaktadır. Asıl sorun da burada değil midir zaten?. Birisi Beşerin türlü dalaletleri var, Demiş. Bu, yasaları yaparken de, uygularken ve yargılarken de sık sık yaşanmaktadır maalesef. İşte bu açıdan çağımızı, özellikle de içinden geçtiğimiz zaman dilimini bu açıdan söz konusu ettik bu kitapta. İlme ve İslam’a davet için bir hamle daha diyerek.
İMAN VE ETKİSİ İslam’ı bir binaya benzetirsek O’nun temeli iman ve akaid, dört duvarı namaz, oruç, zekat ve hac, çatısı da cihaddır.İman olmadan yapılan bütün işler, son derece yararlı ve değerli olsalar da, Allah tarafından hiç kıymete alınmayacak ve sahibini sonsuz azaptan kurtarmayacaktır.Belki dünyada sahibine şan ve şöhret, makam ve iktidar, iş ve eş gibi geçici güzellikler getirseler de, onlar bütün bu güzelliklerle iyiliklerini dünyada yiyip bitirdiklerinden, ahirette karşılık adına zırnık alamayacaklardır.Örnek verecek olursak, bazıları derler ki: -Edison elektiriği bulmakla insanlığa hizmet etmiştir, bunun mükafatını almayacak mı? -Evet, dünyada almıştır alacağını.Ahirete gelince, eğer imanlı gitmemişse, bütün işleri boşa çıkarılmıştır, elbette alamayacaktır. İşte ayet:”İnkâr edenlerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah boşa çıkarır.”(Muhammed, 1.) Selefimiz, imanla ilgili küçük risaleler yazmışlardır. Fakir de, ahirette imanıma şahit olacak böyle bir kitapçık yazmayı hep istemişimdir. Şimdi, bu kitabın bir bölümüyle de olsa, bunu gerçekleştirmeyi ihsan eden Allah’a şükretme zamanımdır. İMAN'IN KIYMETİ VE KORUNMASI
İman, lügat bakımından tasdik etmek, inanmak, emin olmak, aman vermek, emin kılmak gibi manalara gelmektedir.1 Terim olarak iman, Peygamberimiz Hz. Muhammed (as) in Allah (cc) tarafından Kuran ve Sünnet ile tebliğ ettiği kesin olarak bilinen haberlerin, ilahi esas ve hükümlerin hem toptan tamamına, hem de ayrı ayrı her birine, Allah’ın ve Resulünün muradına, kasdına, dileğine uygun olarak iman etmektir.2 Kişinin bu imanında kendi arzu ve ihtiyarıyla tereddütsüz olarak tam bir itaat ve teslimiyet içinde kalben tasdik ve dil ile ikrar ve itiraf etmesi esastır.3 İşte Allah’a olan bu iman, O’nu bilmeyi, bilince de sevip itaat etmeyi gerektirir. İnsan ve toplum Allah’a iman ve itaattan sonra, ileride sayacağımız acı tecrübeleri yaşamayacaklar, belki en güzel örneğini asr-ı saadette gördüğümüz gibi cennet misali bir hayata daha bu dünyada kavuşacaklardır. Bunun nasıl olacağını ispat eden siyasi, idari, hukuki, iktisadi, vicdani ve ahlaki hayatta İslam’ın getirdiği ve insanın kendine kalırsa asla erişemeyeceği ilahi kanunları belirten binlerce eser ve bu kanunların severek, isteyerek yaşandığı geçmiş tarihi asırlar vardır. İslam’ın doğup geliştiği yıllardan bu güne Müslümanların tarihi ile kafirlerin tarihini şöyle bir mukayese ederek inceleyenler görürler ki, biri hep ilmi, medeniyeti, hürriyeti, meşvereti, eşitliği, kardeşliği, sevgiyi, saygıyı, yardımı, hizmeti, ahlakı, saadeti gerçekleştirmiş, Allah için cihadda bulunmuştur. Öbürü ise daima cehaleti, taassubu, geriliği, esareti, zulmü, zorbalığı, keyfiliği, diktayı, güç ve kuvvetin sultasını, ahlaksızlığı, fuhşu, sınıflaşmayı, menfaat kavgalarını, sömürü için savaşı yaşamıştır. “Orta çağın karanlığı” genelde İslam dünyasının dışında, özelde ise batıda, özellikle de Avrupa’dadır. Çünkü küfür dünyası kop koyu bir “orta çağ karanlığı” yaşarken aynı zaman diliminde, Müslümanlar onlara göre bir “altın çağ”, bir “mutluluk çağı” yaşıyorlardı. “Orta çağ” denilince akla gelen “karanlık” sadece batıya mahsustur, küfre mahsustur. Müslümanların yaşadığı yerlerde karanlık olmaz. En azından olmamalıdır. Bu hükmün tek istisnası maalesef bu gündür, bu asırdır. Bunun da suçlusu asla İslam ve onunla arasına engeller konan müslümanlar değildir. Gerçi bu asır da bu kadar ilim ve tekniğe rağmen koyu bir cehaleti yaşamaktadır. Çağdaş insanın durumu bütün acı gerçekliği ile gözler önündedir. Aya gitmek, yıldızlara gitmek, insanlığın sorunlarını çözmek değildir. İnsanın mutluluğuna katkı değildir. Hele hele gittikleri o yerler, ilerideki savaşlar için birer sebep ve üs olacaklarsa, belki katmerli bir felakettir. İstisna dediğimize biraz açıklık getirelim. Biz Müslümanların maalesef kendi kimliğimizden, imanî izzetimiz ve özlü medeniyetimizden ayrılarak, aşağılık bir taklit ile küfür medeniyetinin bütün sorunlarını, açmazlarını, az bir teknik karşılığında almamızdır. Allah’ın ikazına rağmen maddi üstünlüklerine aldanmamızdır.1 Bizi biz yapan değerlerden kaçmamızdır. “Olanda hayır var” denilir. “Hak şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler.” denilmiştir. Bunda ne gibi hayırlar vardır veya ne gibi hayırları doğuracaktır henüz bilemiyoruz. Bildiğimiz, bir kere yıkıldık, ama ne yıkıldık!.. Neden? Ancak bu yıkılışımız, uzun tarihî süreç içerisinde radyasyon gibi üstümüze çöken bid’ad, hurafe ve yanlış yapılanmalar gibi tortulardan kurtulup yeniden yaman bir kalkış için belki de gerekliydi, bilemiyoruz. Kitap ve sünnetten uzak düşen, Peygamberimiz ve Hulefa-i Raşidin’in tatbik ettiği şûra’ya dayalı bir idari sistemden ayrılıp, krallığa dönüşen, tecdid ve ihya düşüncelerinden uzak, mevcut her türlü statukoyu sorgulamadan muhafazaya çalışan, taklitle savunamadığı zamane balyozlarıyla sarsılmış, çatlamış, oynamış bir binayı, belki yamama ve sıvama yerine, yıkıp yeniden yapmak gerekiyordu. Belki kalkışımız asr-ı saadetteki gibi bir dinamizmi yeniden yaşamak, bütün dünyaya arzedilecek İslam’ın aziz yükü altında ezilmeyecek yakin bir imanı ve cihad şuurunu elde etmek içindir, bilemiyoruz. Ancak, kesin bildiğimiz şu ki, dünya ve ahiret saadeti ancak ve ancak imana ve onun gerekliliklerine bağlıdır.3 İslam’ın, onun iman, ibadet, hukuk ve ahlakının değeri, bireysel ve toplumsal fayda ve kıymetleri konusunda sayısız eserlerimiz vardır. Eskilerin yazdığı “hikmet-i teşrî”lerin yanında, çağımızda da değişik coğrafyadan bir çok alim ve düşünürümüz bu konuda kalem oynatmışlardır. Çünkü materyalizm ve pozitivizm gibi bir çok batılı düşünce imana saldırmakta, topyekun dinleri reddetmekte idi ve malesef umulmadık bir şekilde yayılmakta idi. Bizde de Ahmet Hamdi Akseki Hocamızın “İslam Tabii Fıtri Umumi Bir Dindir” isimli eseri, dinin, imanın, ibadetin ve ahlakın fert ve toplum hayatına kazandırdıklarını ve küfrün yıkımlarını anlatır. Dikkatleri pek çekmeyen bir güzel kitap da Dr. Miktad Yalçın’ın kaleminden çıkmıştır: “İman ve Ahlakın Hayati Değerleri”. Yusuf el-Kardavî’nin “İman ve Hayat” adlı eseri de bu konuda kayda değerdir. Ancak bu üç eser de bir hayli önce basılmış ve maalesef yeni baskıları bulunmayan faydalı kitaplardır. Batının kapitalizm, komünizm ve faşizm gibi temelde materyalist sistemlerinin iflasını anlatan ve bu çağda küfür düzenlerinin kişi, aile ve toplum hayatına getirdikleri olumsuzlukları işleyen Ali Bulaç’ın “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler” adlı eseri, bu konuda belirtilmesi gereken eserler içinde bir el kitabı gibidir. Bediuzzaman Said Nursî ve Hasan el-Benna’nın “Risaleleri”, Hüseyin Cisr’in “Risale-i Hamidiye”si de baştan sona imanı ve değerini anlatan muhteşem kitaplardır. Eğer işin olumlu yönünden olumsuzunu bulmak isterseniz, yani İslam toplumuna bakarak mevcut yaşanan küfür toplumunu değerlendirmek isterseniz, o zaman salık vereceğimiz iki büyük eser var. Siz zaten biliyorsunuz onları. Ama ben adına işaret ederken, yeniden gündeme gelmesini istemiş olayım. İlki muhteşem kitabımız, medeniyetimizin temel kitabı “Kuran”dır. Bütün kitapların, onu daha iyi anlamak adına okunduğu aslî kitabımız, rehber kitabımız, hayatı kullanma kılavuzumuz, biricik düsturumuz Kur’an. İkincisi ise bütün hadis kitaplarıdır. Özellikle “Kütüb-ü Sitte”yi içeren “Tac”, “Mişkat” ve “Riyazu’s Salihin”, biraz daha kapsamlı olan “Cem’u’l Fevaid” bunlar içinde çok okunan güzel eserlerdir. Bu ikisini özellikle zikretmemiz, hem derli toplu, hem de çok yaygın oluşlarındandır. Şimdi bir onların anlattığı topluma bakın, bir de bu içinde yaşadığımız sözüm ona “çağdaş” topluma. Arada “sera” ile “Süreyya” farkı var. Hani yolcu bir Van’a bakmış, bir de biçare eşeğine ve demiş ya “Eyne Van, eyne merkep?” Biz de şöyle diyoruz: Nerde İslam toplumu, nerde çağdaş toplumlar!... Yıllar önce 1989 da yazdığımız ve şimdi yeniden gözden geçirerek baskıya hazırladığımız bu ilk kitap çalışmamız, böyle bir mukayeseye bilinçli bir zemin hazırlamaya katkı sağlarsa, amacına ulaşmış demektir. İSLAMDA DEVLET VE SİYASET
|






![]() | Bugün | 130 |
![]() | Dün | 264 |
![]() | Bu Hafta | 1673 |
![]() | Geçen Hafta | 2432 |
![]() | Bu Ay | 10252 |
![]() | Geçen Ay | 9299 |
![]() | Toplam | 98100 |





